yaratıcı endüstri seçkisi / optimist aralık 2013

Image

Reklamlar

MİLANO TASARIM HAFTASI / BETTER HOMES AND GARDENS

Tasarım ve tasarımcının  en bilinen üslerinden biri olan Milano şehri, yarım asırlık mobilya fuarının 52. sini geride bıraktı. Fuar herkesin bildiği gibi beraberinde düzenlenen  pek çok etkinlikle beraber, “Milano Tasarım Haftası “ olarak dünyanın en çok takip edilen tasarım etkinliği olma özelliğini taşıyor. Fuar için Milano’ya giden bir kişi için şehrin Trienalle, Zona Tortona, Ventura Lambrade ve Brera bölgelerini de gezmek nerede ise bir zorunluluk halinde artık. Buna son iki – üç yıldır sayıları gittikçe artan bir biçimde müzelerde, okullarda ve  çeşitli binalarda düzenlenen etkinlikleri de ekleyince, her köşesinden tasarım ve yaratıcılık fışkıran bir kent, dolu dolu bir hafta, ağrıyan bacaklar ve akşamları düzenlenen türlü türlü etkinliklerin birinden öbürüne koşturmaktan dolayı aşırı sosyalleşmiş bir insan ordusu ise başbaşa kalıyoruz. Buna ben “Milano sendromu” diyorum; zira bir de post- Milano sendromu var tasarım camiasında. O da , tasarım haftası sonrasında nerede ise hiçbir firmadan tepki alamayıp, işlerinizin aksaması durumu, herkes yorgunluk atıyor.

 Elbette, bu tempo ve bu çokluk içerisinde pek çok gereksiz, saçma, çirkin, tekrar olan eşyalar, sergiler ve  işler ie de karşılaşıyorsunuz. Ne varki  bunlara ragmen yine de bu ortam gelecekteki eğilimleri ve yeni ürünleri görmenin en etkin adresi.

 Bu yıl ilgimi çeken en önemli gelişme, elbette ekonomik krizden fazlası ile etkilenmiş bir İtalya ile karşılaşmış olmaktı. Bu durum firmaların stand büyüklüklerinden kent içindeki düzenledikleri etkinliklerin kalibresine, çalıştıkları tasarımcı sayısından, ortaya çıkan tasarımların niteliğine  kadar pek çok açıdan kendini açıkça gösteriyordu. Milano’nun önemini kavrayan ve çoğunlukla devlet destekleri ile açılmış “diğer” ülkelere ait organize katılımlar, tasarım haftasının durumunu kurtarmış olsa da, geçmiş yıllara gore, iyi- yeni birşeyler görmek  samanlıkta iğne aramaya benziyordu dersem yalan olmaz.

TASARIMDA YENİ EĞİLİMLER

Kiremit renginden uçuk pembeye her aralıktaki renk, kırmızı ve fuşya ile birlikte  fuarın resmi rengiydi denilebilir. Beraberinde mavi ve hardal tonları ile birlikte nerede ise tüm firmalar bu  alanda el sıkışmışlardı. Mavinin turkuazdan buz mavisine ve uçuk maviye kadar çok geniş bir kullanımından bahsediyorum; ahşap ile oldukça uyumlu olan bu tonlar tüm fuara hakimdi.

Fuarın resmi şekli  altıgen ve çokgen olarak kayıtlara geçti. Zaten  uzun zamandır gündemde olan bu form / eğilim, yüzeylerden  üç boyutlu  konstüksiyon kullanımlarına kadar o kadar tekrar halindeydi ki, altıgen olan hiçbirşeyin artık maalesef  “ yeni “ gelmeyeceğini belirtmeliyim . Doğal malzemeler , keten, ipek, pamuklu tekstiller ile  naturel yüzeyler (taş, beton, naturel görünümlü ahşaplar) hatrı sayılır biçimde ağırlık taşıyordu. Açık renk ahşapların kırmızı ve neon sarı gibi renklerle kullanımına da  halen rastlamak mümkündü.

Genel çerçevede,  süslemeden uzak, fonksiyonları ve/veya malzemeleri ile öne çıkan sade bir tarzın önümüzdeki dönemde etkili olacağını belirtmek mümkün. Bu sadeliğin altında  iyi bir üretim ve malzeme kalitesinin şart olduğunu elbet belirtmeye gerek yok.

MOBİLYA, AYDINLATMA VE OFİS …

 Mobilya tarihinin ayaklı müzesi konumundaki Vitra markası,  yine standında yarattığı ambiansı ile güncel  eğilimlerin bir aynası konumunda idi. Sunduğu en çarpıcı yenilik Hella Jongerius tasarımı pratik ” oursin” puflardı.

Önümüzdeki dönemin minimal ve fonksiyonel yapısına en çok vurgu yapan firmalardan biri Arper di. Firmanın  song ve wing  isimli askıları ile yastık koleksiyonu  hafif ama bir  o kadar de esprili idi.( Tasarım: Lievore Altherr Molina)

 Established and Sons –limited  ürünlerini Ventura Lambrade’de  sergiliyordu. Buradaki seçkide Zaha Hadid ve Barber-Osgerby nin tasarımları geleceğe  ışık tutan gelecekçi  yaklaşımları ile öne çıkıyordu.

En beğendiğim ürünler arasında Pinwu’ dan Lu isimli  porselen sehpalar bulunuyordu. Çinli tasarım stüdyosu Pinwu’nun Yuhang bölesine ait  geleneksel malzemeleri  çağdaş tasarımlarda yorumladıkları ” From Yuhang”  sergisi buram buram doğa ve insan kokuyordu. Bambu, ipek, porselen gibi malzemelerin usta ellerde nasıl şekillendiğini ve bunlara katılan çağdaş tasarımcı yorumlarını görmek isterseniz mutlaka fromyuhang.com sitesini ziyaret edin derim.

 TÜRKİYE’DEN KATILIM

Fuara katılanlar arasında Türkiye’den de her zaman alışık olduğumuz isimler vardı. Autoban, Universita Degli Studi di Milano’nun bahçesinde Interni işbirliği ile düzenlenen Hybrid sergisinde, bence hayal kırıklığı olan bir enstalasyon ile yer alırken, Salone Satellite nin nerede ise müdavimi olan Begüm Çelik ( gotwob) yeni sehpaları ve  eğilimleri iyi yakalayan renk kartelası ile bana en umut vaad eden genç tasarımcılarımız arasında olmayı sürdürdü. Ancak Milano daki en etkili katılımımız kuşkusuz Gaia Gino’nun “Wallpaper – Handmade” sergisindeki varlığı ile, kuratorlüğü Demirden  tarafından yapılmış olan İMİB in “ Işıkla Yıkanmak “ isimli mermer sergisiydi. Gaye Çevikel, kısa bir süre önce art direksiyonunu üstlendiği Verellum markası ile birlikte, Wallpaper sergisinin ve etkinliğinin işbirlikçilerinden biri konumundaydı. Koleksiyonu arasında pek çok ünlü tasarımcının nargileleri ve diğer cam objeler bulunurken bunlar arasında kanımca Defne Koz- Marco Susani tasarımları öne çıkıyordu.

İMİB’ni  ise Milano’daki katılımlarını ikinci kez gerçekleştirerek süreklilik kazandıkları için kutlamak gerek. Bu yılki tasarımcılar ve yaptıkları enstalasyonlar beni geçtiğimiz yılki kadar heyecanlandırmadıysa da bu sergiyi hem sevgili dostlarımın çabaları hem de böylesi bir kurumun yaptığı büyük yatırım bakımından alkışlamadan geçmek istemem.

 ÖZEL SERGİLER

Milano da fuar ve sergilerin haricinde her zamanki  gibi özel etkinlikler ve sergiler haftaya asıl damgasını vuran anlardı. Hollanda, İsviçre, Polonya, Belçika, Kore, Danimarka  devlet destekli tasarım sergileri ile hafta boyunca boy gösterdiler. Domus  dergisinin ” Blast” sergisinde dergiciliğin perde arkasındaki birbirinden şahane fotograf ve diayı görmek, dolayısı ile tasarımcı ve mimarların efsane anlarına tanıklık etmik mümkündü. Benim için  bu etkinliğin önemi, duayen tasarımcı Enzo Mari ile ikinci kez aynı havayı solumak ve  şahane bir Milano evinde konuk olmaktı. Sergiler arasında Museo Nazionalle della Scienza e della Tecnologia’da yer alan ve kuratorlüğünü Tom Dixon’un üstlendiği,  genç yeteneklere ithaf olunmuş seçkisi etkileyiciydi. Bu alanda yer alan Polonya katılımı  ve özellikle kurucuları arasında efsane Li Edelkoort’un bulunduğu, ve Polonya’da eğitim sistemine nasıl meydan okuduğunu bizzat yerinde gördüğüm The School of Form öğrencilerinin  sergisi şahaneydi. Bu sergide de başrol oyuncusu olan yemek tasarımı, tüm görkemi ile Ventura Lambrade de açılmış olan ve Padglioneitalia tarafından düzenlenmiş olan “Foodmood” isimli sergide bizleri şaşırttı. Bu yıl Milano’ da yemeğin tasarımından,  yemek ile gerçekleştirilen tasarımlara kadar bu konu çok boyutlu olarak öne çıktı.

ÖNE ÇIKAN TASARIMCILAR

Uzun zamandır takip ettiğim Doshian Levi ile  başta Moroso olmak üzere pek çok kere karşılaşmak hoş oldu. Bunun yanısıra artık baskın bir biçimde Milano’da işlerine rastladığımız Nendo ve Patricia Urquola yine aynı yoğunlukta karşımıza çıkan isimlerdi. Moooi, Marcel Wanders ile Zona Tortona’ya gitmenin nerede ise tek sebebi gibiydi. Harika tasarımlar ve sergileme benim için Milano tasarım haftasının unutulmazları arasında yer aldı.

CLERKENWELL TASARIM HAFTASI / MAISON FRANCAISE

Dünyanın en köklü tasarım üslerinden Londra’nın yeni gözbebeği Clerkenwell bölgesinde düzenlenen  tasarım haftası 21-23 Mayıs tarihleri arasında  4. kez gerçekleşti.

Bol yağmurlu ve kış aylarını aratmayacak kadar soğuk bir havada geçen tasarım ve mimarlık dolu bu 3 gün boyunca bu eski ortaçağ mahallesinin tüm ara sokakları kaşifler ile doluydu.

Eskiden beri mücevher, kitap cildi, baskı, saat yapımı  gibi pek çok  zenaate ev sahipliği yapmış olan bu bölge, yeni yüzü ile yaratıcılığın ve inovasyonun  merkezi olarak konumlanmış durumda. 200’ü aşkın mimarlık ofisi, aralarında Vitra, Poltrona Frau, Flos  ve Moroso gibi önemli markaların bulunduğu 60 kadar mağazası ve geleneğin takipçisi olarak uzun zamandır burada  bulunan grafik ve yeni medya stüdyoları ile  bölge gerçekten  İngiltere’nin yükselen global değeri. Türkiye’den Koleksiyon Mobilya’nın da burada 2011 den beri bir mağazası bulunuyor.Clerkenwell Tasarım Haftası da bu atmosferdeki potansiyele dikkat çekmek için her yıl 3 günlük bir etkinlik olarak düzenleniyor.

Dördüncü  yılında etkinliğe katılan yeni mekanlar oldu ve açıkçası bu durum  ortamı gerçek bir festival havasına dönüştürmeye yetti. Beraberinde  açılmış olan küratör sergileri , konuşmalar ve sunumlar ile Clerkenwell tasarım haftası, gelecek seferi beklenen etkinlikler ajandamızda yerini sağlamlaştırdı.

Etkinliğin ağır toplarının başında, kuşkusuz yeni mağazasını ilk kez görücüye çıkaran Zaha  Hadid bulunuyordu. Dünyaca ünlü mimarın, mimarlık eserlerinin dışında kalan çalışmaları olan mobilya, aydınlatma, ayakkabı, takı gibi ürünlerinin sergilendiği bu galerideki en çarpıcı  ürün pek çoklarına göre” liquid glacial table “ isimli yekpare camdan üretilmiş olan masa/ sehpa olarak öne çıkabilir. Eş zamanlı olarak Londra Tasarım müzesindeki “design of the year” adayları arasında da sergilenmekte olan ürün ne yazık ki  burada ödül almamış olsa da  son günlerde , mimarın en ilgi gören tasarımları arasında yer alıyor. Galeriyi elbet bu özel seçki için de görmeyi tercih edebilirsiniz ancak bana göre buraya gitmek için bir diğer neden, akıl ve estetiğin bir araya getirilerek yapıldığı  mağaza merdivenleri olabilir.

Etkinliğin ana  merkezi Farmilioe Binası, İngiliz yaratıcılığının ve  imalat ustalığının pek çok tasarım firması  ile birlikte sunumuna ev sahipliği yapıyordu. Mobilya alanında özellikle son yıllarda ortaya çıkan üretici- tasarımcı firmalardan ,Young and Norgate, Bark furniture and James Smith görülmeye değerdi. Etkinliğin ana sponsoru olan Jaguar’ın RCA ( Royal College of Arts) öğrencileri ile birlikite gerçekleştirdiği geleceğin araba konseptine dair atölye çalışmalarının sunumu da burada  konumlanmıştı.Ortaya çıkan işler aliştığımız araba tasarımlarından çok farklı, fantazilerle yola çıkmış ve /veya akla gelmez malzeme ve uygulamaları  denemiş  tasarımlardı.

Bu yıl eklenen iki mekan olan , House of Detention , aslında bir ortaçağ hapisanesi. Mekan başlıbaşına ilgi çekici.Yerin altına girdiğiniz bu hapisanenin dar nemli ve karanlık dehlizlerinde yürürken her köşe başında yeni bir yetenek ile karşılaşmak olası kılınmıştı. Mekan açıkçası izleyici için bir hayli zorluydu ama yine de aralarında ilustrasyondan mobilyaya duvarkağıdından aydınlatmaya kadar pek çok ülkeden gelen irili ufaklı tasarımcı ve tasarım stüdyolarının bulunduğu bu alanda..arada sıyrılan, Philip Aduatz,Katy Goutefangea,Alex Mueller gibi genç yetenekler gözden kaçmıyor ve izleyiciler yeni bir keşif mutluluğu veriyordu.

İç mimarlık alanına daha yoğunlaşmış görünen “ the order of St. John “ binası da aynı ortaçağ kasveti iye izleyiciyerini ağırladı. boca de lobo, Larbeck, Brabbu gibi mobilya markalarının arasında Delightful tarafından sergilenen aydınlatmalar ilgi çekiciydi. Yorulan izleyiciler için nerede ise tek açık dinlenme alanı bu binanın avlu bahçesiydi.

Bu mekanlar arasında konumlanmış pek çok mağazadaki sunumlar ve kokteyller bir yandan; bir makandan diğerine koştururken sokakta karşınıza aniden çıkan pop -up sergiler diğer yandan derken , etkinlikler kapsamında  gerçekleştirilen pek çok atölye çalışması , söyleşi ve  buluşma yı da yakalamak gerekliydi. Bunlara arasında en ilgi çekicilerinden biri olan Assemble atölyesi kapsamında  katılımcılar  3D yazıcı ile üretilen bir DIY sandalye  tasarımı yaptılar ve bu sandalyeye  ücretsiz olarak sahip oldular. Kentsel konulara duyarlı, mekan ve ürün algısını birleştiren çalışmaları ile Assemble, gelecekte takip edilmesi gerekli  tasarım stüdyolarının başında geliyor.

Yoruldukça soluklanmak için katlımcı mağazaların kokteyl ve buluşmalarını tercih etmem, biraz da sosyalleşme olanağı  yarattı , ne varki, Vitra mağazasında, neredeyse izleyicierin yarısının dışarıda kalarak gelemediği Erwan Bouroullec  ile Chris Turner sohbeti benim için bu etkinlik ziyaretinin en  kazan- kazan anıydı;-)

Londra, insana  tasarım  ve yaratıcılık konusunda her zaman beklediğinden fazlasını verir. Bu kapsamda , her zaman yaptığım gibi TATE Modern ve Design Museum sergilerini kaçırmadım.TATE Modern’de harika bir Roy Lichtenstein  Retrospektifi bizleri bekliyordu. çok sevdiğim bu pop sanatçının hiç görmemiş olduğum Çin’den ilham almış serisini ilk kez görme şansım oldu.Bu sergi maalesef artık bitti.

Design Museum da, “yılın tasarımı/ design of the year” adaylarının sergisi  yer alıyordu. Aşina olduğumuz fazlaca ürünün yanında bu yıl mekanlar ve düzenlemeler ile sosyal içerikli tasarımlar ağırlık kazanmıştı. Adaylar arasında Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk ‘un Masumiyet Müzesi’nin bulunması beni gururlandırdı. İngiltere bu yıl, “ yılın tasarımı ödülünü hükumetin web sitesine verdi. ( gov.uk).Darısı bizim kurumsal yapılarımızın da aynı düzeydeki bir tasarım bilincine kavuşmasına !

125 yıllık hikaye / optimist dergisi aralık 2013

1888 de üretilen ve ilk elektrikli araba olarak kabul edilen Alman üretimi Flocken Electrowagen‘dan bu yana tam 125 yıl geçti. 2000’li yıllara gelinceye kadar elektrikli araçlara yatırım yapmayan endüstri, karşılaştığı tüm  zorluklara  ve soru işaretlerine rağmen bu “yeniden canlanan” pazarda büyümeye devam ediyor.

Açıkçası bir tasarımcı olarak asıl ilgimi çeken elbette elektrikli araç endüstrisinin ekonomisi değil; bu yeniden yapılandırılan ürünün, pazara girerken yaşadığı zorluklar. Yeni ürün geliştirme süreci, o ürünün tasarım sürecinden daha önemli. Elektrikli araçlar, beraberinde pek çok soru işaretini de getiriyor:

Endüstrinin karşılaştığı en büyük sorunlardan biri bu araçların ar-ge ve tasarım süreçlerinin yüksek maliyetleri. Büyük yatırımlar yapılarak geliştirilen modeller için tüm firmalar aşırı titizlense de, hız ve seyahat kapasitesinin arttırılması gibi teknik zorunluluklar özel malzemelerin tercih edilmesini gerektiriyor ve nerede ise tüm süreçler klasik araçlara göre daha pahalıya mal oluyor. Bu maliyet artışı şimdilik doğrudan tüketiciye yansıdığından diğer araçlarla kıyaslandığında elektrikli araçlar halen çok pahalı.Pazar, 2012’den bu yana %100 büyümüş görünse de 2013 de sadece 120.000 adet araç satıldı.

Şarj sorunu endüstrinin önündeki  büyük problemlerin başında geliyor ; üstelik çok boyutlu bir sorun. Nissan ve Renault işbirliği, bu yılın son çeyreğinde 2016 için öngördükleri satış hedefini tutturamayacaklarını açıkladılar. Sebebi ise  istasyonların yaygın olmaması ve bu durumun sürücülere bekledikleri güven ve konforu vermemesi .İstasyonların yanısıra şarj süresi, başka bir problem.  Pek çok marka bu konuda büyük gelişmelere imza atarak 20 saatlik süreleri 3.5 saate indiren versiyonları yaratsa da, şarjı biten aracınızı ancak bu süreyi bekledikten sonra tekrar kullanabiliyorsunuz. Adım başı bulunabilecek bir  benzin istasyonundan yaklaşık 10 dakikada, sizi iki veya üç katı mesafe götürebilecek enerjiyi alabildiğiniz günümüzde, elektrikli araçlar doğal olarak dezavantajlı kalıyor. Akıllı telefonlarımızın şarjı bittiğinde yaşadığımız günlük sorunları düşünürsek, tüketicinin araç konusundaki hassasiyetini anlamak hiç de zor değil. Araçları şarj ederek de rahat edemiyoruz çünkü tam şarj edilmiş bir araçla 100-150 km kadar yol alınıyor. Küçük şehirler ve az kullanan tüketiciler için çok da sorun teşkil etmeyecek bu problem, büyük şehirlerdeki günlük yaşam için ciddi bir risk oluşturuyor; konfor alanını daraltıyor; diğer yandan bu limit araçların şehirlerarası yolculuk şansını da azaltıyor.

Kömür ve nükleer enerjiye bağımlı elektrik üretim süreci çevreye duyarlı değilken, elektirikli araçlar gerçekte ne kadar yeşil? Elektrikli araçlarla ilgili olarak bence en etkili soru bu. Kriz sonrası artan petrol fiyatları ve petrol için dış bağımlılığı azaltmak amacı ile yeniden alevlenen bu endüstrideki en etkili pazarlama aracı çevreci yaklaşım. Diğer yandan bunca elektriği üretmek için daha çok nükleer veya kömür santrallerine ihtiyaç duyulacağı oldukça açık. Elektrikli araçlarda kullanılan pillerin çevreye zararlı olmadığı ve %78 ler oranında geri dönüştürülebildiği bazı kurumlar tarafından açıklansa da bu konuda hala tatmin edici bir araştırma ve istatistik bulunmuyor.

Elektrikli araçlar neredeyse sıfır ses çıkarıyor; bu gürültü kirliliği bakımından önemli bir avantaj. Diğer yandan, tasarımı hakkında  bilgi aldığım bir araç için tasarımcısı şunu eklemişti “yayalar araçları fark etsin diye onlara sahte motor sesi yerleştirmemiz gerekiyor !” yorumu size bırakıyorum!

Başta da belirttiğim gibi yeni bir ürünü geliştirmek, pazarda ona yer açmak  oldukça zahmetli  ve zaman istiyor; yeni işbirlikleri kaçınılmaz hale geliyor. Konu alışageldiğimiz  araçlarımızı elektrikli araçlarla değiştirmek olduğunda bu değişimin sadece üründe yapılması yeterli değil; tüm sistemin yeniden tasarlanması gerekli ve bu da epey bir zaman alacağa benziyor.

Etkinlik Ekonomisi / OPTİMİST DERGİSİ EKİM 2013

Eylül ayı ile birlikte tüm dünyayı yine sanat ve tasarım etkinlikleri sardı.Yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen hız kesmeyen bu etkinlikler, yaratıcı sektörleri kalkındırmak için mi, yoksa etkinliğin ekonomisi başlıca hedef mi?

2012 yılında DOMUS dergisinde belirtildiğine göre dünya üzerinde toplam 54 tasarım, kentsel tasarım, grafik, mimarlık bienali / trienali var. Bunların dışında en az 60 kent tasarım haftası düzenliyor. Her yıl onlarca tasarım ödülü organizasyonu sahne alırken, fuarlar, tasarım kentleri, vakıf, müze gibi kuruluşların tekil etkinlikleri ile 300’e yakın farklı yaratıcı odaklı organizasyondan söz etmek mümkün. Londra ve NewYork yerel yönetimleri pek çok farklı etkinliği tek bir çatı altında toplayarak aynı zaman dilimine denk getiren “tasarım festivali” kavramını benimsedi.Her etkinlik türünün farklı amacı olsa da bu çokluk, yaratıcı ekonomiler için darboğazdan çıkışın bir yöntemi niteliğinde.

Yaratıcı endüstri etkinliklerine ek olarak, güncel sanat bienalleri, yeni medya festivalleri ile geçtiğimiz yıllarda sahne almaya başlayan ve yaratıcı alanlarla iş dünyasını buluşturmayı amaçlayan FastCompany, BusinessWeek, Dwell gibi dergilerin özel etkinlikleri başlı başına bir “yaratıcı turizm” yaratıyor. Milano’da her bahar düzenlenen mobilya fuarı beraberindeki tasarım etkinliklerine 2013 ‘te sadece 7 gün süresince 400.000 kadar kişi akredite oldu ; kriz öncesi bu sayının 800.000 olduğu da açıklanmıştı. Sayılar sınırlı yada çok olsun, bu etkinlikler ciddi miktarda insan çekiyor; doğal olarak etkinlik döneminde oteller dolup taşıyor; konaklama ve ulaşım fiyatları katlanıyor ve ziyaretçiler azımsanmayacak bir alışverişin yanında tüm yeme içme ve eğlence mekanlarını da ihya ediyor. Peki bu sektörlerin asıl aktörleri için de aynı mutluluktan söz etmek mümkün mü?

Bienaller, trienaller gibi ticari boyutu olmayan, kültürel çıtası yüksek ve belli bir söylem etrafında düzenlenen etkinlikler çoğunlukla yeni fikirlerin, deneysel ve akademik çalışmaların sergilendiği etkinliklerde yaratıcı aktörlerin tek kazancı isimlerini duyurmak ve fikirlerini insanlarla paylaşarak sonuçlarını test etmekten öteye pek geçemiyor. Eğer fazla “iyi” bir fikriniz var ise ve etkinlik süresince iyi tanışıklıklar kurabildiyseniz bu size başka kapıları açabilir, ticari olabilecek bağlantıları ve tanınırlığı kurmanıza araç olabilir.Bu sebepten fazlaca zahmetli olmasına ve kısıtlı olanaklara rağmen binlerce tasarımcı, mimar, akademisyen ve araştırmacı bu tür etkinliklere katılmayı bir prestij olarak görüyor.

Fuarlar ve tasarım haftaları ise yaratıcı ürüne, hizmete direkt olarak ulaşmayı sağlıyor. Moda haftalarında tasarımcıların ve markaların yeni koleksiyonları podyumda görücüye çıkarılırken, mobilya ve tasarım fuarlarında yapılan da başka bir şey değil; büyük yatırımlar yapılarak  hazırlanan devasa  standların da, çok “orjinal” bir mekan olduğu için eski bir hapisanenin nemli dehlizlerinde hazırlanan sergiler de hep aynı kaygıyı taşıyor: yeni müşteriler, daha çok satış ve biraz da şöhret.

Sonuç olarak, bu etkinliklerin bahsettiğim “yaratıcı turizm” kavramı bağlamında kentin, dolayısı ile ülkenin ekonomisine katkısı aktörlere olan katkısından daha etkili gibi görünüyor ama pek çok bakımdan bu sistemin dışında kalmak yaratıcı insanlar ve markalar için pek akıl karı değil.

Yaratıcı etkinlikler sektöründe henüz emekleme aşamasında olan İstanbul’da bu pazarda büyük boşluk var ve önümüzdeki dönemler bu bakımdan eskisinden daha hareketli olacak gibi.

Tasarım Odaklı Düşünce (DESIGN THINKING) /optimist dergisi eylül 2013

Davos‘ta geçtiğimiz Ocak’ta gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu’nda ilk kez tasarım odaklı oturumlar yapıldı ve resmi bir birim olarak Tasarım ve İnovasyon Global Gündem Konseyi ( Global Agenda Council on Design and Innovation ) etkinliklerine başladı.11 Temmuz’da ise Birleşik Krallık’ta ilk kez devlet yönetimi tarafından tasarım kelimesi iç işleyişin “ toplum için servis tasarımı”, “politikaların tasarımı” ve “mevzuatların tasarımı” tanımlamaları için resmi dil olarak kullanıldı.

Tasarım, değişen kabuğu ile tekniği ve estetiği buluşturan bir meslek pratiği olmaktan çıktı ve üst yönetim düzeyinde benimsenmeye başlayan bir “ strateji ” konumuna erişti. Buna:“ Tasarım Odaklı Düşünme ” olarak tercüme edebileceğimiz “Design Thinking” deniyor.

Bu yöntemin kullanımı ile birlikte, tasarım “iş” inin özüne dönüyor ve biz tasarımcıların herhangi bir yaratıcı problem çözmek için temel eğitim olarak edindikleri çeşitli evreleri, iş dünyasının yönetim süreçlerine aktarıyoruz. Bu aslında bir tür strateji. Başta bu akımın öncüsü olan IDEO’nun yaptığı çalışmalar ve pek çokları ispatlıyor ki olumlu sonuçlar her zaman garanti.

Tasarım odaklı düşünme ile ekonomik büyüme, iş geliştirme ve  kalkınma alanları farklı bir boyut kazanabiliyor. Yarıtıcı bakış açısı aynı zamanda mevcut uygulamaların sağlamakta başarısız kaldığı “ sürdürülebilir” bir gelecek için de umut ışığı demek.

İş dünyamızın ve 2023 hedeflerinin kanımca fazlaca ıskaladığı bu “ yaratıcı ” stratejilerde tüm dünya inanılmaz bir ivme ile evrilmeye başladı. Ucuz üretimin kalesi olarak bildiğimiz Çin’de 2012 itibarı ile  tasarım öğrencisi sayısı tam bir milyon, ama ben yine de tasarım konusunda Çin ve İtalya gibi ülkeleri bırakalım ve gözümüzü artık biraz da Afrika, Tayvan, Güney Kore, HongKong, Singapur, Malezya, Endonezya, Hindistan gibi çok da düşünmediğimiz ülkelere çevirelim derim; bu ülkelerin her biri batı dünyasından aldıkları destekler ve danışmanlıklar ile özel sektörden devletin yönetim birimlerine kadar “ yaratıcı politikalar ”ı benimsemiş ve stratejik hedef olarak koymuş durumdalar.

Gelecekteki rekabet sadece Türkiye için değil, tüm dünya ülkeleri için bu ülkelerin kuralları ile yazılacak ve şu anda yaratıcı politikalar ile destekledikleri sosyal kalkınma ve üretim endüstrisi bakımından açık ara ilerlediklerini görmek hiç de zor değil.

Bu alanın devlet politikaları mertebesinde en önde gelen temsilcilerinden biri olan Danimarka’da yapılan bir araştırma gösteriyor ki, tasarımı inovasyon ve iş geliştirme süreçlerinin stratejik bir parçası haline getiren şirketlerin değerlerinde, tasarımı sadece bir teknik pratik olarak kullanan şirketlere göre net %22 lik bir artış gözlenmiş; benzer istatistikleri çeşitlendirmek mümkün.

Tasarım odaklı düşünme, başta sosyal hizmetler ve kalkınma alanında oldukça yaratıcı öneriler sunduğu için, yönetimlerin çok benimsediği bir araç haline geldi. Diğer yandan bu yöntem şirketler için de olmazsa olmaz bir kavram olan inovasyona açılan bir kapı konumunda. Pek çok şirket bu alanda kendini nasıl geliştireceğini, nasıl daha inovatif bir şirket haline gelebileceğini ve bunu nasıl ölçümleyebileceğini bilmiyor.Tasarım odaklı düşünme bu aşamada devreye giriyor ve yaratıcılığın aslında “ilham” dan kaynaklanmadığını, sistematik bir çalışmanın ürünü olduğunu iş dünyasına ispatlıyor.

Bana ayrılan bu köşede, bundan sonra tasarımı, iş dünyası için stratejik bir rol arkadaşı olarak ele alacağım ve dünyanın çeşitli stratejilerinden örnekleri detayları ile sizlerle paylaşabileceğim.