Orada Bir Köy Var Uzakta… ( Arkitera’da Mart ayında yayınlanmıştır )

Yaşama savaşını kentte sürdüren tasarımcı ve mimarlar için kırsala kaçmak sanki daha iyi düşünebilmek, dağılan konsantrasyonu geri toparlayabilmek, yalınlaşabilmek, yeni projelere başlayabilmek gibi pek çok farklı anlamlar da kazanıyor.
Orada Bir Köy Var Uzakta…

Paris’ten bir trene binip, Fransa’nın güneyindeki küçük bir kasabaya doğru yol aldığımda aslında nasıl bir deneyimin içinde olacağımın tam da farkında değildim. Tren istasyonunda bizi karşılayan araç 1,5 saat mesafedeki adrese götürürken, etrafım gittikçe sadeleşmeye ve yaşam izleri daha da azalmaya başladı. Ancak 10-15 haneli ve küçük meydanlı kasabaların sokaklarda kimsecikler bulunmuyordu. Yol gittikçe daha da yabani bir doğaya kavuştuğunda Boisbuchet’ye de varmıştık zaten.

Alışkın olmadığımız bir coğrafyanın ve yaşam alanının içinde bulmuştuk kendimizi. İçinde bir göl ve at çiftliği bulunan bu oldukça geniş arazinin içinde bir şato mimarisi, bir değirmen binası, müştemilat yerleşkesi ve asırlık ağaçlar ilk karşılaştıklarımız oldu. Bahsettiğim ortam söylediğim gibi medeniyetten bir hayli uzakta, telefonun sorunlu çektiği, internetin ise neredeyse sıfıra yakın olduğu bir yer.

2011 yılında, bahsettiğim bu harika yere, Domain de Bousbuchet’ye, buranın kurucusu olan, Alexander von Vegesack’ın davetlisi olarak gittim ve sonraki 7 gün boyunca, içinde yuvarlanıp durduğumuz kentli yaşantısının dışında bir ortamda dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlarla birlikte yaratıcı projeler üretmenin, izlemenin, deneyimlemenin keyfine vardım.

Alexander ile Vitra’nın kurucusu olan Rolf Felhbaum’un yönlendirmesi ile tanışma fırsatı bulmuştum. Daha sonraları pek çok ortak projede kafa patlatabilme şansımın olduğu tasarım duayenlerinden biri olarak da hayatımda önemli bir yerde muhafaza ederim kendisini; sevgi ve sonsuz bir saygı ile. Alexander’ın hikayesi bir yana, asıl mesele onun, kariyerinin başlangıcında sahip olduğu Thonet koleksiyonunun satışından elde ettiği gelirle bu araziyi ve mülkü edinmiş olması ve burayı bir tasarım köyü olarak yıllardır kurduğu vakıf ile işletmesi, genç tasarımcılar için ortak yaratımın eşsiz bir vahası olarak hizmete sunması.

Domain de Boisbuchet, sorduğumda bana verilen bilgiye göre o güne kadar pek Türkiye’den konuk ağırlamıyormuş; gelenler de daha çok yurt dışında okuyan Türk gençlermiş, ama şimdilerde pek çok gencin buradaki eğitimlere katıldığını gözlemliyor, seviniyorum. Bu deneyimden sonra çeşitli vesilelerle, film tanıtımlarını ve atölyelerini burada da gerçekleştirme şansımız olmuştu.

Her yıl Haziran ayında açılan sezon boyunca, alanında öncü tasarımcıların önderliğinde, süreleri 7 ile 15 gün arasında değişen, bazen bir kaç haftayı bulan atölyeler düzenleniyor bu tasarım köyünde. Öncü tasarımcılar ve mimarlar derken, Shigeru Ban, Jaime Hayon, Bouroullec kardeşler gibi isimlerin, daha niceleri gibi burada atölyeler düzenlediğini belirtmekte fayda var. Belli bir ücret karşılığında katılıyorsunuz bu atölyelere, çok da ucuz değil hani ve karşılığında oldukça mütevazi şartlarda konaklama, yaşama ve yemek– ancak karnınızı doyuracak kadar – ile birlikte eşsiz bir “birlikte yaratma” deneyimi elde ediyorsunuz. Edindiğiniz dostluklar ve tanışıklıklar da cabası. Her atölye günü kedi balıkları ile dolu ve pek tekin olmayan gölde yüzerek, kano yaparak veya güneşlenerek, ya da inzivaya çekildiğiniz köşenizde yaratımlarınıza devam ederek, geceleri yıldızların altında huzurla veya grupların düzenlediği şamatalı eğlencelerle sona eriyor. Ayrılıklar garanti gözü yaşlı gerçekleşiyor. Zaman zaman Şato binasında esaslı bir sergi açılıyor ve katılımcılar imece usulü canla başla çalışıyor bu etkinlikler için. Dünyanın öncü cam laboratuvarı Corning Müzesi ve Tayvan’nın Xue Xue Vakfı destekçiler arasında. Atölyeler ve projeler kapsamında Swarovski, Amorim, Hermes gibi sektörel devler de zaman zaman etkinlikler düzenliyor bu yerleşkede ve atölyelere destek oluyorlar.


2013 yaz çalıştayı

İşler çok mu harika gidiyor? Çok mu kolay yürüyor? Elbette hayır. Kültür ve sanat etkinliklerinin zorlukları, bir vakıf olmanın tüm yükü bu güçlü kuruluşta da elbette hissediliyor. İnsanların bireysel çabaları, katkıları, daimi emekleri ve özverileri olmasa asla olmayacak, yaşatılamayacak bir mucize gibi hayatını sürdürüyor bu ıssız ortamda Domaine de Boisbuchet, ziyaretçilerinin aklında, kalbinde derin izler bırakarak.

Kentlilerin kırsal özlemi bilindik bir duygu. Çoğu insan bunu bir dinlence, emeklilik hayali, kaçış olarak görürken, yaşama savaşını kentte sürdüren tasarımcı ve mimarlar için kırsala kaçmak sanki daha iyi düşünebilmek, dağılan konsantrasyonu geri toparlayabilmek, yalınlaşabilmek, yeni projelere başlayabilmek gibi pek çok farklı anlamlar da kazanıyor. Şu efsanevi röportaj sorusu olan : “En çok nereden ilham alıyorsunuz?” un cevabı çoğunlukla “Seyahatlerimden” biçimindedir yaratıcı insanlar arasında. Eski bir atasözünü de anmak gerek: Tebdili mekanda ferahlık vardır. Farklı rotalara yönelmek, farklı havaları teneffüs etmek, yeni insanlarla tanışmak, bilmediğimiz şeyleri öğrenmek, deneyimlemek her zaman yaratıcı yeteneklerimizi geliştirip ortaya çıkarıyor demek ki.

Güncel sanat alanında “residency” programlarının bunca yaygın olmasının sebebi işte bu duygudan yararlanmak; böylesi bir ihtiyacı karşılayarak yeni üretimler elde edebilmek için motivasyon yaratmak. Domanie de Boisbuchet benim tasarım alanına odaklanmış benzerleri arasında deneyimlediğim en başarılı örneklerden biriydi.

Tasarım köyü kültürü zaten yıllardır bizim topraklarımızda da yaşatılmaya çalışılan bir kavram. Pek çok mimar ve tasarımcının şimdiye kadar katıldığı irili ufaklı atölyeler bir süredir varlar. Benim henüz katılmadığım ama kurulduğu günden bu yana yakından takip ettiğim Yahşibey Tasarım Atölyeleri 2006’dan beri çalışmalarını sürdürüyor. Üniversitenin dışında bir eğitim ortamını, gençleri işin ustaları ile buluşturarak, paylaşarak, eğlenerek yaratmayı kendine ideal edinmiş bir grafik tasarımcı olan Emre Senan, bu köy için Ayşegül İzer ile birlikte bir vakıf kuruyor. Bu vakfa dair görüşlerini kendi cümleleri ile aktarmak istiyorum: “Emre Senan vakfı bir zorunluluğun sonucudur. Benim ülkemde kar amacı gütmeyen bir şirket kuramazsınız. Kapitalizm kar etmenizi ve vergi vermenizi ister. Niyetiniz paranın konuşulmadığı bir iş yapmaksa işiniz zor demektir. Biz de çaresiz bir vakıf kurduk. Devletle hala para konuşuyoruz, ama çalışmalarımıza katılanlarla asla”.

Gerçekten de bu atölyelere katılanlar bir para ödemiyor, burada atölye liderliği yapanlara da bir para ödenmiyor. Çalışmalar sponsorluklarla desteklenmiyor ama elbet her türlü maddi desteğe, binanın ihtiyaçları ve işlerin sürdürülebilirliği için makbuz karşılığı açıklar. Senan yaptığı işi her ne kadar kendi deyimi ile ” enayilik” olarak nitelendirse de, günümüze kadar yolu buradan geçmiş öğrenciler, ortaya çıkan projeler ve sayısı gün geçtikçe artan uluslararası katılım gözlemlendiğinde bu özverili işin ne kadar eşsiz olduğu ortaya çıkıyor. Nevzat Sayın tarafından tasarlanmış bu köy evinde katılımcılar ortak bir bütçe yapıyorlar, birlikte uyuyup, birlikte pişiriyorlar. Birlikte çalışıp birlikte üretiyorlar.

İçinde bulunanlar için, evet vakıf işi bir çılgınlık, ancak kültürel gelişim amacı ile yola çıkan her kesimin de başvurduğu yöntem bu. Belirli bir doygunluk noktasından sonra, deneyimleri paylaşmak ve/veya eğitim projeleri gerçekleştirmek, koleksiyon sergilemek, kültürel etkinliklerde bulunmak için, eğer bu işi ticari ideallerle yapmıyorsanız, bir vakıf kurmanız kaçınılmaz.

İstanbul Tasarım Vakfı da benzer ideallerle 2013 yılında kuruldu. Koleksiyon Mobilya’nın kurucusu mimar Faruk Malhan tarafından kurulan vakıf yerel ve global benzerleri ile aynı hedeflere sahip bir kültür kurumu. Çalışmalarını olgunlaştırdığı bu kuruluş sürecinde çok da göz önünde bulunmayan vakıf düzenlediği konferanslar, atölye çalışmaları ile kendini çevresi içinde şimdiden kabul ettirdi. İstanbul ve İstanbul’un dışında farklı projelerle gelecekte büyük boşlukları dolduracağı açık olan vakfın en heyecan verici girişimi ise Bodrum’da kurulmakta olan tasarım köyü. Henüz inşaat aşamasında olan bu köy ve planlanan çalışmalar hakkında, sevgili Malhan’a söz verdiğim için fazla bilgi paylaşmayacağım. Ancak, gerek kentten kırsala kısa süreli de olsa kaçış yapacak profesyoneller ve öğrenciler için, gerekse Bodrum’da yaşamlarını sürdüren üretken ve yaratıcı yetenekler için oldukça kapsamlı bir yerleşkenin çok yakında hizmetlerinde olacağını belirtebilirim.

Yazımın başında bahsettiğim Domain de Boisbuchet’nin belki de ruh ikizi diyebileceğim bir başka yaratıcılık kışkırtan merkez ise, Bayburt’a 1,5 km. mesafedeki Baksı Müzesi yerleşkesi. Buraya ruh ikizi dememin sebebi, aslında son derece zıt olan doğal çevrelerinin insan üzerinde yarattığı etkinin şaşılacak biçimde aynı olması yerleşke içindeyken, büyük bir yoksunluğun ortasında kendinizi bir düşün ve üretim çanağının içinde hissetmeniz. Etrafınızı saran gerçek bir izolasyon duygusu. Baksı müzesi geçtiğimiz yıl Avrupa’nın iyi müzesi ödülüne layık görüldü. 2015 yılı ile 10. yaşına basan Baksı Kültür ve Sanat Vakfı, değerli ressam Hüsamettin Koçan ve eşi Oya Koçan tarafından, destekçileri sayesinde kurulmuş. Vahşi kayalıkların ortasında farklı mimarisi ile var olan bu yerleşke, bir müze olmanın ötesinde, konukevleri ve sosyal mekanları ile aynı zamanda tasarım odaklı ve sanatsal yaratımlar için çeşitli atölyeler de barındırıyor. Kil, baskı, dokuma, yontu veya metal işlerin yapılabildiği bu atölyeler proje bazlı kullanımlar için yaz aylarını kapsayan sezon boyunca planlanıyor. Koç ve Enka okullarının son yıllarda öğrencileri ile burada atölyeler düzenlediğini öğrendim. Yeni liselerle de görüşmeler devam ediyor. Liseli öğrencilerin sadece yaratıcı öğrenme için değil, Anadolu’nun uçsuz bucaksız kültürünü, insanını tanımaları için de bu yerleşkede vakit geçirmelerini çok önemsedim. Umuyorum, Baksı, gün geçtikçe genişleyen çevresi ile tasarımcıların benzer atölye çalışmaları gerçekleştirdikleri etkin bir merkez haline gelebilir. Vakfın amacı yerel üretimi ve kalkınmayı destekleyerek göçün önüne geçmek. Bu, aslında tarafların karşılıklı kazan kazan durumu ile sağlanması hiç de ütopik olmayan bir amaç. Tasarımcılar kendi öz yaratımlarına bir heyecan, bir ilham katmak için, öğrenciler yeni bir coğrafyada paylaşımcı öğrenim deneyimlemek için Baksı’yı ziyaret ederken, yörenin insanları da uzaklardan gelen bu yeni insanlardan öğrenecekler, ortaya yeni fikirler, ürünler, üretimler çıkacak ve kim bilir bunlardan bazıları öyle sürdürülebilir olacak ki, yerel kalkınma gelişecek. Gençlerin tek düşüncesi, köylerini terk etmek iken işler tersine dönecek ve kendi köylerinin başkaları için bir cazibe merkezi olduğunu fark edecekler. Hayal mi? Bence asla değil.

Bu yazımı kafamda şekillendirirken, neden olduğunu bilmediğim bir biçimde aklıma sürekli kısa zaman önce alıp okuduğum bir roman takılıp takılıp durdu. Enis Batur’un Kitapevi isimli bu kısa hikayesi Dragos’ta yazara miras kalan, sahibi meçhul bir kitapevini konu edinmişti. Ağaçlar arasında cam ağırlıklı mimarisi ile dikkat çekici olan bu yapı ve içindeki kitap koleksiyonu, belli ki sahibinin gönlünde yatan bir ideal olarak titizlikle hayata geçirilmişti. Yazarın binayı, çevresini ve içindeki kitapları tasviri, tasarımcı ve mimarların ortak çalışmalar yürüttükleri bu tasarım köylerindeki ruh hallerini anımsatmıştı bana, belki de bunca yakın durmam bu nedenle olmuştu bu kitaba da. Derken kısa zaman sonrasında, İzmir kentinde tasarım farkındalığını yaratma alanında bayrağı her zaman en önde taşıdığını düşündüğüm sevgili Tevfik Balcıoğlu’nun bir tasarım kütüphanesi inşa ettiğini öğrendim. Burası öğrendiğim kadarı ile çalışmalarını yıllardır sürdüren Tasarım Tarihi Topluluğu’nun olacakmış; İşte heyecan verici bir yer daha.

Son olarak Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin tarafından Şirince’de kurulmuş olan Nesin Matematik Köyü’nün, kültür ve sanat alanında genişletileceğini de duydum. Burada zaten felsefe, sinema gibi alanlarda programlar düzenlendiğini duymuştum. Bu gelişmeyi de yakından takip ediyorum.

Kolektif çalışma kültürü ve paylaşımcılık, tasarım ve mimarlık alanındaki en üst düzey duygulardan. Pek çok değerli kimsenin kalkıp da sanki hiç dertleri yokmuş gibi başlarına böylesi işler açmalarının yegâne sebebi de bu yüksek bilinç. Bu tesisleri, yerleşkeleri kurmak bir yana bunları işletmek, yaşamalarını sağlamak belki çok daha zor. Maddi ve manevi olarak yıpratıcı. Ülke şartlarında baktığınızda ise tam bir delilik. Ama bu onları durdurmuyor. Gerek profesyonellerin gerekse öğrencilerin hizmetine sunulan bu kültür kurumları herkese kucak açmış bir biçimde bizleri bekliyor. Projelerimizle, desteklerimizle, katılımlarımızla buraları daimi kılmak artık bizlerin elinde. Uzaklardaki her köy aslında bizler için var. Köylerin bizlere bizlerin de bu köylere ihtiyacı var.

Bahsettiğim tüm yerleşkeler için daha fazla bilgi almak isterseniz lütfen aşağıdaki web sitelerini ziyaret edin.

http://www.boisbuchet.org/
http://www.yahsiworkshops.com
http://tasarimvakfi.org
http://baksi.org
https://matematikkoyu.org/
https://twitter.com/4torgtr

Reklamlar

Tasarım Odaklı Düşünce (DESIGN THINKING) /optimist dergisi eylül 2013

Davos‘ta geçtiğimiz Ocak’ta gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu’nda ilk kez tasarım odaklı oturumlar yapıldı ve resmi bir birim olarak Tasarım ve İnovasyon Global Gündem Konseyi ( Global Agenda Council on Design and Innovation ) etkinliklerine başladı.11 Temmuz’da ise Birleşik Krallık’ta ilk kez devlet yönetimi tarafından tasarım kelimesi iç işleyişin “ toplum için servis tasarımı”, “politikaların tasarımı” ve “mevzuatların tasarımı” tanımlamaları için resmi dil olarak kullanıldı.

Tasarım, değişen kabuğu ile tekniği ve estetiği buluşturan bir meslek pratiği olmaktan çıktı ve üst yönetim düzeyinde benimsenmeye başlayan bir “ strateji ” konumuna erişti. Buna:“ Tasarım Odaklı Düşünme ” olarak tercüme edebileceğimiz “Design Thinking” deniyor.

Bu yöntemin kullanımı ile birlikte, tasarım “iş” inin özüne dönüyor ve biz tasarımcıların herhangi bir yaratıcı problem çözmek için temel eğitim olarak edindikleri çeşitli evreleri, iş dünyasının yönetim süreçlerine aktarıyoruz. Bu aslında bir tür strateji. Başta bu akımın öncüsü olan IDEO’nun yaptığı çalışmalar ve pek çokları ispatlıyor ki olumlu sonuçlar her zaman garanti.

Tasarım odaklı düşünme ile ekonomik büyüme, iş geliştirme ve  kalkınma alanları farklı bir boyut kazanabiliyor. Yarıtıcı bakış açısı aynı zamanda mevcut uygulamaların sağlamakta başarısız kaldığı “ sürdürülebilir” bir gelecek için de umut ışığı demek.

İş dünyamızın ve 2023 hedeflerinin kanımca fazlaca ıskaladığı bu “ yaratıcı ” stratejilerde tüm dünya inanılmaz bir ivme ile evrilmeye başladı. Ucuz üretimin kalesi olarak bildiğimiz Çin’de 2012 itibarı ile  tasarım öğrencisi sayısı tam bir milyon, ama ben yine de tasarım konusunda Çin ve İtalya gibi ülkeleri bırakalım ve gözümüzü artık biraz da Afrika, Tayvan, Güney Kore, HongKong, Singapur, Malezya, Endonezya, Hindistan gibi çok da düşünmediğimiz ülkelere çevirelim derim; bu ülkelerin her biri batı dünyasından aldıkları destekler ve danışmanlıklar ile özel sektörden devletin yönetim birimlerine kadar “ yaratıcı politikalar ”ı benimsemiş ve stratejik hedef olarak koymuş durumdalar.

Gelecekteki rekabet sadece Türkiye için değil, tüm dünya ülkeleri için bu ülkelerin kuralları ile yazılacak ve şu anda yaratıcı politikalar ile destekledikleri sosyal kalkınma ve üretim endüstrisi bakımından açık ara ilerlediklerini görmek hiç de zor değil.

Bu alanın devlet politikaları mertebesinde en önde gelen temsilcilerinden biri olan Danimarka’da yapılan bir araştırma gösteriyor ki, tasarımı inovasyon ve iş geliştirme süreçlerinin stratejik bir parçası haline getiren şirketlerin değerlerinde, tasarımı sadece bir teknik pratik olarak kullanan şirketlere göre net %22 lik bir artış gözlenmiş; benzer istatistikleri çeşitlendirmek mümkün.

Tasarım odaklı düşünme, başta sosyal hizmetler ve kalkınma alanında oldukça yaratıcı öneriler sunduğu için, yönetimlerin çok benimsediği bir araç haline geldi. Diğer yandan bu yöntem şirketler için de olmazsa olmaz bir kavram olan inovasyona açılan bir kapı konumunda. Pek çok şirket bu alanda kendini nasıl geliştireceğini, nasıl daha inovatif bir şirket haline gelebileceğini ve bunu nasıl ölçümleyebileceğini bilmiyor.Tasarım odaklı düşünme bu aşamada devreye giriyor ve yaratıcılığın aslında “ilham” dan kaynaklanmadığını, sistematik bir çalışmanın ürünü olduğunu iş dünyasına ispatlıyor.

Bana ayrılan bu köşede, bundan sonra tasarımı, iş dünyası için stratejik bir rol arkadaşı olarak ele alacağım ve dünyanın çeşitli stratejilerinden örnekleri detayları ile sizlerle paylaşabileceğim.