Orada Bir Köy Var Uzakta… ( Arkitera’da Mart ayında yayınlanmıştır )

Yaşama savaşını kentte sürdüren tasarımcı ve mimarlar için kırsala kaçmak sanki daha iyi düşünebilmek, dağılan konsantrasyonu geri toparlayabilmek, yalınlaşabilmek, yeni projelere başlayabilmek gibi pek çok farklı anlamlar da kazanıyor.
Orada Bir Köy Var Uzakta…

Paris’ten bir trene binip, Fransa’nın güneyindeki küçük bir kasabaya doğru yol aldığımda aslında nasıl bir deneyimin içinde olacağımın tam da farkında değildim. Tren istasyonunda bizi karşılayan araç 1,5 saat mesafedeki adrese götürürken, etrafım gittikçe sadeleşmeye ve yaşam izleri daha da azalmaya başladı. Ancak 10-15 haneli ve küçük meydanlı kasabaların sokaklarda kimsecikler bulunmuyordu. Yol gittikçe daha da yabani bir doğaya kavuştuğunda Boisbuchet’ye de varmıştık zaten.

Alışkın olmadığımız bir coğrafyanın ve yaşam alanının içinde bulmuştuk kendimizi. İçinde bir göl ve at çiftliği bulunan bu oldukça geniş arazinin içinde bir şato mimarisi, bir değirmen binası, müştemilat yerleşkesi ve asırlık ağaçlar ilk karşılaştıklarımız oldu. Bahsettiğim ortam söylediğim gibi medeniyetten bir hayli uzakta, telefonun sorunlu çektiği, internetin ise neredeyse sıfıra yakın olduğu bir yer.

2011 yılında, bahsettiğim bu harika yere, Domain de Bousbuchet’ye, buranın kurucusu olan, Alexander von Vegesack’ın davetlisi olarak gittim ve sonraki 7 gün boyunca, içinde yuvarlanıp durduğumuz kentli yaşantısının dışında bir ortamda dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlarla birlikte yaratıcı projeler üretmenin, izlemenin, deneyimlemenin keyfine vardım.

Alexander ile Vitra’nın kurucusu olan Rolf Felhbaum’un yönlendirmesi ile tanışma fırsatı bulmuştum. Daha sonraları pek çok ortak projede kafa patlatabilme şansımın olduğu tasarım duayenlerinden biri olarak da hayatımda önemli bir yerde muhafaza ederim kendisini; sevgi ve sonsuz bir saygı ile. Alexander’ın hikayesi bir yana, asıl mesele onun, kariyerinin başlangıcında sahip olduğu Thonet koleksiyonunun satışından elde ettiği gelirle bu araziyi ve mülkü edinmiş olması ve burayı bir tasarım köyü olarak yıllardır kurduğu vakıf ile işletmesi, genç tasarımcılar için ortak yaratımın eşsiz bir vahası olarak hizmete sunması.

Domain de Boisbuchet, sorduğumda bana verilen bilgiye göre o güne kadar pek Türkiye’den konuk ağırlamıyormuş; gelenler de daha çok yurt dışında okuyan Türk gençlermiş, ama şimdilerde pek çok gencin buradaki eğitimlere katıldığını gözlemliyor, seviniyorum. Bu deneyimden sonra çeşitli vesilelerle, film tanıtımlarını ve atölyelerini burada da gerçekleştirme şansımız olmuştu.

Her yıl Haziran ayında açılan sezon boyunca, alanında öncü tasarımcıların önderliğinde, süreleri 7 ile 15 gün arasında değişen, bazen bir kaç haftayı bulan atölyeler düzenleniyor bu tasarım köyünde. Öncü tasarımcılar ve mimarlar derken, Shigeru Ban, Jaime Hayon, Bouroullec kardeşler gibi isimlerin, daha niceleri gibi burada atölyeler düzenlediğini belirtmekte fayda var. Belli bir ücret karşılığında katılıyorsunuz bu atölyelere, çok da ucuz değil hani ve karşılığında oldukça mütevazi şartlarda konaklama, yaşama ve yemek– ancak karnınızı doyuracak kadar – ile birlikte eşsiz bir “birlikte yaratma” deneyimi elde ediyorsunuz. Edindiğiniz dostluklar ve tanışıklıklar da cabası. Her atölye günü kedi balıkları ile dolu ve pek tekin olmayan gölde yüzerek, kano yaparak veya güneşlenerek, ya da inzivaya çekildiğiniz köşenizde yaratımlarınıza devam ederek, geceleri yıldızların altında huzurla veya grupların düzenlediği şamatalı eğlencelerle sona eriyor. Ayrılıklar garanti gözü yaşlı gerçekleşiyor. Zaman zaman Şato binasında esaslı bir sergi açılıyor ve katılımcılar imece usulü canla başla çalışıyor bu etkinlikler için. Dünyanın öncü cam laboratuvarı Corning Müzesi ve Tayvan’nın Xue Xue Vakfı destekçiler arasında. Atölyeler ve projeler kapsamında Swarovski, Amorim, Hermes gibi sektörel devler de zaman zaman etkinlikler düzenliyor bu yerleşkede ve atölyelere destek oluyorlar.


2013 yaz çalıştayı

İşler çok mu harika gidiyor? Çok mu kolay yürüyor? Elbette hayır. Kültür ve sanat etkinliklerinin zorlukları, bir vakıf olmanın tüm yükü bu güçlü kuruluşta da elbette hissediliyor. İnsanların bireysel çabaları, katkıları, daimi emekleri ve özverileri olmasa asla olmayacak, yaşatılamayacak bir mucize gibi hayatını sürdürüyor bu ıssız ortamda Domaine de Boisbuchet, ziyaretçilerinin aklında, kalbinde derin izler bırakarak.

Kentlilerin kırsal özlemi bilindik bir duygu. Çoğu insan bunu bir dinlence, emeklilik hayali, kaçış olarak görürken, yaşama savaşını kentte sürdüren tasarımcı ve mimarlar için kırsala kaçmak sanki daha iyi düşünebilmek, dağılan konsantrasyonu geri toparlayabilmek, yalınlaşabilmek, yeni projelere başlayabilmek gibi pek çok farklı anlamlar da kazanıyor. Şu efsanevi röportaj sorusu olan : “En çok nereden ilham alıyorsunuz?” un cevabı çoğunlukla “Seyahatlerimden” biçimindedir yaratıcı insanlar arasında. Eski bir atasözünü de anmak gerek: Tebdili mekanda ferahlık vardır. Farklı rotalara yönelmek, farklı havaları teneffüs etmek, yeni insanlarla tanışmak, bilmediğimiz şeyleri öğrenmek, deneyimlemek her zaman yaratıcı yeteneklerimizi geliştirip ortaya çıkarıyor demek ki.

Güncel sanat alanında “residency” programlarının bunca yaygın olmasının sebebi işte bu duygudan yararlanmak; böylesi bir ihtiyacı karşılayarak yeni üretimler elde edebilmek için motivasyon yaratmak. Domanie de Boisbuchet benim tasarım alanına odaklanmış benzerleri arasında deneyimlediğim en başarılı örneklerden biriydi.

Tasarım köyü kültürü zaten yıllardır bizim topraklarımızda da yaşatılmaya çalışılan bir kavram. Pek çok mimar ve tasarımcının şimdiye kadar katıldığı irili ufaklı atölyeler bir süredir varlar. Benim henüz katılmadığım ama kurulduğu günden bu yana yakından takip ettiğim Yahşibey Tasarım Atölyeleri 2006’dan beri çalışmalarını sürdürüyor. Üniversitenin dışında bir eğitim ortamını, gençleri işin ustaları ile buluşturarak, paylaşarak, eğlenerek yaratmayı kendine ideal edinmiş bir grafik tasarımcı olan Emre Senan, bu köy için Ayşegül İzer ile birlikte bir vakıf kuruyor. Bu vakfa dair görüşlerini kendi cümleleri ile aktarmak istiyorum: “Emre Senan vakfı bir zorunluluğun sonucudur. Benim ülkemde kar amacı gütmeyen bir şirket kuramazsınız. Kapitalizm kar etmenizi ve vergi vermenizi ister. Niyetiniz paranın konuşulmadığı bir iş yapmaksa işiniz zor demektir. Biz de çaresiz bir vakıf kurduk. Devletle hala para konuşuyoruz, ama çalışmalarımıza katılanlarla asla”.

Gerçekten de bu atölyelere katılanlar bir para ödemiyor, burada atölye liderliği yapanlara da bir para ödenmiyor. Çalışmalar sponsorluklarla desteklenmiyor ama elbet her türlü maddi desteğe, binanın ihtiyaçları ve işlerin sürdürülebilirliği için makbuz karşılığı açıklar. Senan yaptığı işi her ne kadar kendi deyimi ile ” enayilik” olarak nitelendirse de, günümüze kadar yolu buradan geçmiş öğrenciler, ortaya çıkan projeler ve sayısı gün geçtikçe artan uluslararası katılım gözlemlendiğinde bu özverili işin ne kadar eşsiz olduğu ortaya çıkıyor. Nevzat Sayın tarafından tasarlanmış bu köy evinde katılımcılar ortak bir bütçe yapıyorlar, birlikte uyuyup, birlikte pişiriyorlar. Birlikte çalışıp birlikte üretiyorlar.

İçinde bulunanlar için, evet vakıf işi bir çılgınlık, ancak kültürel gelişim amacı ile yola çıkan her kesimin de başvurduğu yöntem bu. Belirli bir doygunluk noktasından sonra, deneyimleri paylaşmak ve/veya eğitim projeleri gerçekleştirmek, koleksiyon sergilemek, kültürel etkinliklerde bulunmak için, eğer bu işi ticari ideallerle yapmıyorsanız, bir vakıf kurmanız kaçınılmaz.

İstanbul Tasarım Vakfı da benzer ideallerle 2013 yılında kuruldu. Koleksiyon Mobilya’nın kurucusu mimar Faruk Malhan tarafından kurulan vakıf yerel ve global benzerleri ile aynı hedeflere sahip bir kültür kurumu. Çalışmalarını olgunlaştırdığı bu kuruluş sürecinde çok da göz önünde bulunmayan vakıf düzenlediği konferanslar, atölye çalışmaları ile kendini çevresi içinde şimdiden kabul ettirdi. İstanbul ve İstanbul’un dışında farklı projelerle gelecekte büyük boşlukları dolduracağı açık olan vakfın en heyecan verici girişimi ise Bodrum’da kurulmakta olan tasarım köyü. Henüz inşaat aşamasında olan bu köy ve planlanan çalışmalar hakkında, sevgili Malhan’a söz verdiğim için fazla bilgi paylaşmayacağım. Ancak, gerek kentten kırsala kısa süreli de olsa kaçış yapacak profesyoneller ve öğrenciler için, gerekse Bodrum’da yaşamlarını sürdüren üretken ve yaratıcı yetenekler için oldukça kapsamlı bir yerleşkenin çok yakında hizmetlerinde olacağını belirtebilirim.

Yazımın başında bahsettiğim Domain de Boisbuchet’nin belki de ruh ikizi diyebileceğim bir başka yaratıcılık kışkırtan merkez ise, Bayburt’a 1,5 km. mesafedeki Baksı Müzesi yerleşkesi. Buraya ruh ikizi dememin sebebi, aslında son derece zıt olan doğal çevrelerinin insan üzerinde yarattığı etkinin şaşılacak biçimde aynı olması yerleşke içindeyken, büyük bir yoksunluğun ortasında kendinizi bir düşün ve üretim çanağının içinde hissetmeniz. Etrafınızı saran gerçek bir izolasyon duygusu. Baksı müzesi geçtiğimiz yıl Avrupa’nın iyi müzesi ödülüne layık görüldü. 2015 yılı ile 10. yaşına basan Baksı Kültür ve Sanat Vakfı, değerli ressam Hüsamettin Koçan ve eşi Oya Koçan tarafından, destekçileri sayesinde kurulmuş. Vahşi kayalıkların ortasında farklı mimarisi ile var olan bu yerleşke, bir müze olmanın ötesinde, konukevleri ve sosyal mekanları ile aynı zamanda tasarım odaklı ve sanatsal yaratımlar için çeşitli atölyeler de barındırıyor. Kil, baskı, dokuma, yontu veya metal işlerin yapılabildiği bu atölyeler proje bazlı kullanımlar için yaz aylarını kapsayan sezon boyunca planlanıyor. Koç ve Enka okullarının son yıllarda öğrencileri ile burada atölyeler düzenlediğini öğrendim. Yeni liselerle de görüşmeler devam ediyor. Liseli öğrencilerin sadece yaratıcı öğrenme için değil, Anadolu’nun uçsuz bucaksız kültürünü, insanını tanımaları için de bu yerleşkede vakit geçirmelerini çok önemsedim. Umuyorum, Baksı, gün geçtikçe genişleyen çevresi ile tasarımcıların benzer atölye çalışmaları gerçekleştirdikleri etkin bir merkez haline gelebilir. Vakfın amacı yerel üretimi ve kalkınmayı destekleyerek göçün önüne geçmek. Bu, aslında tarafların karşılıklı kazan kazan durumu ile sağlanması hiç de ütopik olmayan bir amaç. Tasarımcılar kendi öz yaratımlarına bir heyecan, bir ilham katmak için, öğrenciler yeni bir coğrafyada paylaşımcı öğrenim deneyimlemek için Baksı’yı ziyaret ederken, yörenin insanları da uzaklardan gelen bu yeni insanlardan öğrenecekler, ortaya yeni fikirler, ürünler, üretimler çıkacak ve kim bilir bunlardan bazıları öyle sürdürülebilir olacak ki, yerel kalkınma gelişecek. Gençlerin tek düşüncesi, köylerini terk etmek iken işler tersine dönecek ve kendi köylerinin başkaları için bir cazibe merkezi olduğunu fark edecekler. Hayal mi? Bence asla değil.

Bu yazımı kafamda şekillendirirken, neden olduğunu bilmediğim bir biçimde aklıma sürekli kısa zaman önce alıp okuduğum bir roman takılıp takılıp durdu. Enis Batur’un Kitapevi isimli bu kısa hikayesi Dragos’ta yazara miras kalan, sahibi meçhul bir kitapevini konu edinmişti. Ağaçlar arasında cam ağırlıklı mimarisi ile dikkat çekici olan bu yapı ve içindeki kitap koleksiyonu, belli ki sahibinin gönlünde yatan bir ideal olarak titizlikle hayata geçirilmişti. Yazarın binayı, çevresini ve içindeki kitapları tasviri, tasarımcı ve mimarların ortak çalışmalar yürüttükleri bu tasarım köylerindeki ruh hallerini anımsatmıştı bana, belki de bunca yakın durmam bu nedenle olmuştu bu kitaba da. Derken kısa zaman sonrasında, İzmir kentinde tasarım farkındalığını yaratma alanında bayrağı her zaman en önde taşıdığını düşündüğüm sevgili Tevfik Balcıoğlu’nun bir tasarım kütüphanesi inşa ettiğini öğrendim. Burası öğrendiğim kadarı ile çalışmalarını yıllardır sürdüren Tasarım Tarihi Topluluğu’nun olacakmış; İşte heyecan verici bir yer daha.

Son olarak Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin tarafından Şirince’de kurulmuş olan Nesin Matematik Köyü’nün, kültür ve sanat alanında genişletileceğini de duydum. Burada zaten felsefe, sinema gibi alanlarda programlar düzenlendiğini duymuştum. Bu gelişmeyi de yakından takip ediyorum.

Kolektif çalışma kültürü ve paylaşımcılık, tasarım ve mimarlık alanındaki en üst düzey duygulardan. Pek çok değerli kimsenin kalkıp da sanki hiç dertleri yokmuş gibi başlarına böylesi işler açmalarının yegâne sebebi de bu yüksek bilinç. Bu tesisleri, yerleşkeleri kurmak bir yana bunları işletmek, yaşamalarını sağlamak belki çok daha zor. Maddi ve manevi olarak yıpratıcı. Ülke şartlarında baktığınızda ise tam bir delilik. Ama bu onları durdurmuyor. Gerek profesyonellerin gerekse öğrencilerin hizmetine sunulan bu kültür kurumları herkese kucak açmış bir biçimde bizleri bekliyor. Projelerimizle, desteklerimizle, katılımlarımızla buraları daimi kılmak artık bizlerin elinde. Uzaklardaki her köy aslında bizler için var. Köylerin bizlere bizlerin de bu köylere ihtiyacı var.

Bahsettiğim tüm yerleşkeler için daha fazla bilgi almak isterseniz lütfen aşağıdaki web sitelerini ziyaret edin.

http://www.boisbuchet.org/
http://www.yahsiworkshops.com
http://tasarimvakfi.org
http://baksi.org
https://matematikkoyu.org/
https://twitter.com/4torgtr

Reklamlar

CLERKENWELL TASARIM HAFTASI / MAISON FRANCAISE

Dünyanın en köklü tasarım üslerinden Londra’nın yeni gözbebeği Clerkenwell bölgesinde düzenlenen  tasarım haftası 21-23 Mayıs tarihleri arasında  4. kez gerçekleşti.

Bol yağmurlu ve kış aylarını aratmayacak kadar soğuk bir havada geçen tasarım ve mimarlık dolu bu 3 gün boyunca bu eski ortaçağ mahallesinin tüm ara sokakları kaşifler ile doluydu.

Eskiden beri mücevher, kitap cildi, baskı, saat yapımı  gibi pek çok  zenaate ev sahipliği yapmış olan bu bölge, yeni yüzü ile yaratıcılığın ve inovasyonun  merkezi olarak konumlanmış durumda. 200’ü aşkın mimarlık ofisi, aralarında Vitra, Poltrona Frau, Flos  ve Moroso gibi önemli markaların bulunduğu 60 kadar mağazası ve geleneğin takipçisi olarak uzun zamandır burada  bulunan grafik ve yeni medya stüdyoları ile  bölge gerçekten  İngiltere’nin yükselen global değeri. Türkiye’den Koleksiyon Mobilya’nın da burada 2011 den beri bir mağazası bulunuyor.Clerkenwell Tasarım Haftası da bu atmosferdeki potansiyele dikkat çekmek için her yıl 3 günlük bir etkinlik olarak düzenleniyor.

Dördüncü  yılında etkinliğe katılan yeni mekanlar oldu ve açıkçası bu durum  ortamı gerçek bir festival havasına dönüştürmeye yetti. Beraberinde  açılmış olan küratör sergileri , konuşmalar ve sunumlar ile Clerkenwell tasarım haftası, gelecek seferi beklenen etkinlikler ajandamızda yerini sağlamlaştırdı.

Etkinliğin ağır toplarının başında, kuşkusuz yeni mağazasını ilk kez görücüye çıkaran Zaha  Hadid bulunuyordu. Dünyaca ünlü mimarın, mimarlık eserlerinin dışında kalan çalışmaları olan mobilya, aydınlatma, ayakkabı, takı gibi ürünlerinin sergilendiği bu galerideki en çarpıcı  ürün pek çoklarına göre” liquid glacial table “ isimli yekpare camdan üretilmiş olan masa/ sehpa olarak öne çıkabilir. Eş zamanlı olarak Londra Tasarım müzesindeki “design of the year” adayları arasında da sergilenmekte olan ürün ne yazık ki  burada ödül almamış olsa da  son günlerde , mimarın en ilgi gören tasarımları arasında yer alıyor. Galeriyi elbet bu özel seçki için de görmeyi tercih edebilirsiniz ancak bana göre buraya gitmek için bir diğer neden, akıl ve estetiğin bir araya getirilerek yapıldığı  mağaza merdivenleri olabilir.

Etkinliğin ana  merkezi Farmilioe Binası, İngiliz yaratıcılığının ve  imalat ustalığının pek çok tasarım firması  ile birlikte sunumuna ev sahipliği yapıyordu. Mobilya alanında özellikle son yıllarda ortaya çıkan üretici- tasarımcı firmalardan ,Young and Norgate, Bark furniture and James Smith görülmeye değerdi. Etkinliğin ana sponsoru olan Jaguar’ın RCA ( Royal College of Arts) öğrencileri ile birlikite gerçekleştirdiği geleceğin araba konseptine dair atölye çalışmalarının sunumu da burada  konumlanmıştı.Ortaya çıkan işler aliştığımız araba tasarımlarından çok farklı, fantazilerle yola çıkmış ve /veya akla gelmez malzeme ve uygulamaları  denemiş  tasarımlardı.

Bu yıl eklenen iki mekan olan , House of Detention , aslında bir ortaçağ hapisanesi. Mekan başlıbaşına ilgi çekici.Yerin altına girdiğiniz bu hapisanenin dar nemli ve karanlık dehlizlerinde yürürken her köşe başında yeni bir yetenek ile karşılaşmak olası kılınmıştı. Mekan açıkçası izleyici için bir hayli zorluydu ama yine de aralarında ilustrasyondan mobilyaya duvarkağıdından aydınlatmaya kadar pek çok ülkeden gelen irili ufaklı tasarımcı ve tasarım stüdyolarının bulunduğu bu alanda..arada sıyrılan, Philip Aduatz,Katy Goutefangea,Alex Mueller gibi genç yetenekler gözden kaçmıyor ve izleyiciler yeni bir keşif mutluluğu veriyordu.

İç mimarlık alanına daha yoğunlaşmış görünen “ the order of St. John “ binası da aynı ortaçağ kasveti iye izleyiciyerini ağırladı. boca de lobo, Larbeck, Brabbu gibi mobilya markalarının arasında Delightful tarafından sergilenen aydınlatmalar ilgi çekiciydi. Yorulan izleyiciler için nerede ise tek açık dinlenme alanı bu binanın avlu bahçesiydi.

Bu mekanlar arasında konumlanmış pek çok mağazadaki sunumlar ve kokteyller bir yandan; bir makandan diğerine koştururken sokakta karşınıza aniden çıkan pop -up sergiler diğer yandan derken , etkinlikler kapsamında  gerçekleştirilen pek çok atölye çalışması , söyleşi ve  buluşma yı da yakalamak gerekliydi. Bunlara arasında en ilgi çekicilerinden biri olan Assemble atölyesi kapsamında  katılımcılar  3D yazıcı ile üretilen bir DIY sandalye  tasarımı yaptılar ve bu sandalyeye  ücretsiz olarak sahip oldular. Kentsel konulara duyarlı, mekan ve ürün algısını birleştiren çalışmaları ile Assemble, gelecekte takip edilmesi gerekli  tasarım stüdyolarının başında geliyor.

Yoruldukça soluklanmak için katlımcı mağazaların kokteyl ve buluşmalarını tercih etmem, biraz da sosyalleşme olanağı  yarattı , ne varki, Vitra mağazasında, neredeyse izleyicierin yarısının dışarıda kalarak gelemediği Erwan Bouroullec  ile Chris Turner sohbeti benim için bu etkinlik ziyaretinin en  kazan- kazan anıydı;-)

Londra, insana  tasarım  ve yaratıcılık konusunda her zaman beklediğinden fazlasını verir. Bu kapsamda , her zaman yaptığım gibi TATE Modern ve Design Museum sergilerini kaçırmadım.TATE Modern’de harika bir Roy Lichtenstein  Retrospektifi bizleri bekliyordu. çok sevdiğim bu pop sanatçının hiç görmemiş olduğum Çin’den ilham almış serisini ilk kez görme şansım oldu.Bu sergi maalesef artık bitti.

Design Museum da, “yılın tasarımı/ design of the year” adaylarının sergisi  yer alıyordu. Aşina olduğumuz fazlaca ürünün yanında bu yıl mekanlar ve düzenlemeler ile sosyal içerikli tasarımlar ağırlık kazanmıştı. Adaylar arasında Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk ‘un Masumiyet Müzesi’nin bulunması beni gururlandırdı. İngiltere bu yıl, “ yılın tasarımı ödülünü hükumetin web sitesine verdi. ( gov.uk).Darısı bizim kurumsal yapılarımızın da aynı düzeydeki bir tasarım bilincine kavuşmasına !

Etkinlik Ekonomisi / OPTİMİST DERGİSİ EKİM 2013

Eylül ayı ile birlikte tüm dünyayı yine sanat ve tasarım etkinlikleri sardı.Yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen hız kesmeyen bu etkinlikler, yaratıcı sektörleri kalkındırmak için mi, yoksa etkinliğin ekonomisi başlıca hedef mi?

2012 yılında DOMUS dergisinde belirtildiğine göre dünya üzerinde toplam 54 tasarım, kentsel tasarım, grafik, mimarlık bienali / trienali var. Bunların dışında en az 60 kent tasarım haftası düzenliyor. Her yıl onlarca tasarım ödülü organizasyonu sahne alırken, fuarlar, tasarım kentleri, vakıf, müze gibi kuruluşların tekil etkinlikleri ile 300’e yakın farklı yaratıcı odaklı organizasyondan söz etmek mümkün. Londra ve NewYork yerel yönetimleri pek çok farklı etkinliği tek bir çatı altında toplayarak aynı zaman dilimine denk getiren “tasarım festivali” kavramını benimsedi.Her etkinlik türünün farklı amacı olsa da bu çokluk, yaratıcı ekonomiler için darboğazdan çıkışın bir yöntemi niteliğinde.

Yaratıcı endüstri etkinliklerine ek olarak, güncel sanat bienalleri, yeni medya festivalleri ile geçtiğimiz yıllarda sahne almaya başlayan ve yaratıcı alanlarla iş dünyasını buluşturmayı amaçlayan FastCompany, BusinessWeek, Dwell gibi dergilerin özel etkinlikleri başlı başına bir “yaratıcı turizm” yaratıyor. Milano’da her bahar düzenlenen mobilya fuarı beraberindeki tasarım etkinliklerine 2013 ‘te sadece 7 gün süresince 400.000 kadar kişi akredite oldu ; kriz öncesi bu sayının 800.000 olduğu da açıklanmıştı. Sayılar sınırlı yada çok olsun, bu etkinlikler ciddi miktarda insan çekiyor; doğal olarak etkinlik döneminde oteller dolup taşıyor; konaklama ve ulaşım fiyatları katlanıyor ve ziyaretçiler azımsanmayacak bir alışverişin yanında tüm yeme içme ve eğlence mekanlarını da ihya ediyor. Peki bu sektörlerin asıl aktörleri için de aynı mutluluktan söz etmek mümkün mü?

Bienaller, trienaller gibi ticari boyutu olmayan, kültürel çıtası yüksek ve belli bir söylem etrafında düzenlenen etkinlikler çoğunlukla yeni fikirlerin, deneysel ve akademik çalışmaların sergilendiği etkinliklerde yaratıcı aktörlerin tek kazancı isimlerini duyurmak ve fikirlerini insanlarla paylaşarak sonuçlarını test etmekten öteye pek geçemiyor. Eğer fazla “iyi” bir fikriniz var ise ve etkinlik süresince iyi tanışıklıklar kurabildiyseniz bu size başka kapıları açabilir, ticari olabilecek bağlantıları ve tanınırlığı kurmanıza araç olabilir.Bu sebepten fazlaca zahmetli olmasına ve kısıtlı olanaklara rağmen binlerce tasarımcı, mimar, akademisyen ve araştırmacı bu tür etkinliklere katılmayı bir prestij olarak görüyor.

Fuarlar ve tasarım haftaları ise yaratıcı ürüne, hizmete direkt olarak ulaşmayı sağlıyor. Moda haftalarında tasarımcıların ve markaların yeni koleksiyonları podyumda görücüye çıkarılırken, mobilya ve tasarım fuarlarında yapılan da başka bir şey değil; büyük yatırımlar yapılarak  hazırlanan devasa  standların da, çok “orjinal” bir mekan olduğu için eski bir hapisanenin nemli dehlizlerinde hazırlanan sergiler de hep aynı kaygıyı taşıyor: yeni müşteriler, daha çok satış ve biraz da şöhret.

Sonuç olarak, bu etkinliklerin bahsettiğim “yaratıcı turizm” kavramı bağlamında kentin, dolayısı ile ülkenin ekonomisine katkısı aktörlere olan katkısından daha etkili gibi görünüyor ama pek çok bakımdan bu sistemin dışında kalmak yaratıcı insanlar ve markalar için pek akıl karı değil.

Yaratıcı etkinlikler sektöründe henüz emekleme aşamasında olan İstanbul’da bu pazarda büyük boşluk var ve önümüzdeki dönemler bu bakımdan eskisinden daha hareketli olacak gibi.