Orada Bir Köy Var Uzakta… ( Arkitera’da Mart ayında yayınlanmıştır )

Yaşama savaşını kentte sürdüren tasarımcı ve mimarlar için kırsala kaçmak sanki daha iyi düşünebilmek, dağılan konsantrasyonu geri toparlayabilmek, yalınlaşabilmek, yeni projelere başlayabilmek gibi pek çok farklı anlamlar da kazanıyor.
Orada Bir Köy Var Uzakta…

Paris’ten bir trene binip, Fransa’nın güneyindeki küçük bir kasabaya doğru yol aldığımda aslında nasıl bir deneyimin içinde olacağımın tam da farkında değildim. Tren istasyonunda bizi karşılayan araç 1,5 saat mesafedeki adrese götürürken, etrafım gittikçe sadeleşmeye ve yaşam izleri daha da azalmaya başladı. Ancak 10-15 haneli ve küçük meydanlı kasabaların sokaklarda kimsecikler bulunmuyordu. Yol gittikçe daha da yabani bir doğaya kavuştuğunda Boisbuchet’ye de varmıştık zaten.

Alışkın olmadığımız bir coğrafyanın ve yaşam alanının içinde bulmuştuk kendimizi. İçinde bir göl ve at çiftliği bulunan bu oldukça geniş arazinin içinde bir şato mimarisi, bir değirmen binası, müştemilat yerleşkesi ve asırlık ağaçlar ilk karşılaştıklarımız oldu. Bahsettiğim ortam söylediğim gibi medeniyetten bir hayli uzakta, telefonun sorunlu çektiği, internetin ise neredeyse sıfıra yakın olduğu bir yer.

2011 yılında, bahsettiğim bu harika yere, Domain de Bousbuchet’ye, buranın kurucusu olan, Alexander von Vegesack’ın davetlisi olarak gittim ve sonraki 7 gün boyunca, içinde yuvarlanıp durduğumuz kentli yaşantısının dışında bir ortamda dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlarla birlikte yaratıcı projeler üretmenin, izlemenin, deneyimlemenin keyfine vardım.

Alexander ile Vitra’nın kurucusu olan Rolf Felhbaum’un yönlendirmesi ile tanışma fırsatı bulmuştum. Daha sonraları pek çok ortak projede kafa patlatabilme şansımın olduğu tasarım duayenlerinden biri olarak da hayatımda önemli bir yerde muhafaza ederim kendisini; sevgi ve sonsuz bir saygı ile. Alexander’ın hikayesi bir yana, asıl mesele onun, kariyerinin başlangıcında sahip olduğu Thonet koleksiyonunun satışından elde ettiği gelirle bu araziyi ve mülkü edinmiş olması ve burayı bir tasarım köyü olarak yıllardır kurduğu vakıf ile işletmesi, genç tasarımcılar için ortak yaratımın eşsiz bir vahası olarak hizmete sunması.

Domain de Boisbuchet, sorduğumda bana verilen bilgiye göre o güne kadar pek Türkiye’den konuk ağırlamıyormuş; gelenler de daha çok yurt dışında okuyan Türk gençlermiş, ama şimdilerde pek çok gencin buradaki eğitimlere katıldığını gözlemliyor, seviniyorum. Bu deneyimden sonra çeşitli vesilelerle, film tanıtımlarını ve atölyelerini burada da gerçekleştirme şansımız olmuştu.

Her yıl Haziran ayında açılan sezon boyunca, alanında öncü tasarımcıların önderliğinde, süreleri 7 ile 15 gün arasında değişen, bazen bir kaç haftayı bulan atölyeler düzenleniyor bu tasarım köyünde. Öncü tasarımcılar ve mimarlar derken, Shigeru Ban, Jaime Hayon, Bouroullec kardeşler gibi isimlerin, daha niceleri gibi burada atölyeler düzenlediğini belirtmekte fayda var. Belli bir ücret karşılığında katılıyorsunuz bu atölyelere, çok da ucuz değil hani ve karşılığında oldukça mütevazi şartlarda konaklama, yaşama ve yemek– ancak karnınızı doyuracak kadar – ile birlikte eşsiz bir “birlikte yaratma” deneyimi elde ediyorsunuz. Edindiğiniz dostluklar ve tanışıklıklar da cabası. Her atölye günü kedi balıkları ile dolu ve pek tekin olmayan gölde yüzerek, kano yaparak veya güneşlenerek, ya da inzivaya çekildiğiniz köşenizde yaratımlarınıza devam ederek, geceleri yıldızların altında huzurla veya grupların düzenlediği şamatalı eğlencelerle sona eriyor. Ayrılıklar garanti gözü yaşlı gerçekleşiyor. Zaman zaman Şato binasında esaslı bir sergi açılıyor ve katılımcılar imece usulü canla başla çalışıyor bu etkinlikler için. Dünyanın öncü cam laboratuvarı Corning Müzesi ve Tayvan’nın Xue Xue Vakfı destekçiler arasında. Atölyeler ve projeler kapsamında Swarovski, Amorim, Hermes gibi sektörel devler de zaman zaman etkinlikler düzenliyor bu yerleşkede ve atölyelere destek oluyorlar.


2013 yaz çalıştayı

İşler çok mu harika gidiyor? Çok mu kolay yürüyor? Elbette hayır. Kültür ve sanat etkinliklerinin zorlukları, bir vakıf olmanın tüm yükü bu güçlü kuruluşta da elbette hissediliyor. İnsanların bireysel çabaları, katkıları, daimi emekleri ve özverileri olmasa asla olmayacak, yaşatılamayacak bir mucize gibi hayatını sürdürüyor bu ıssız ortamda Domaine de Boisbuchet, ziyaretçilerinin aklında, kalbinde derin izler bırakarak.

Kentlilerin kırsal özlemi bilindik bir duygu. Çoğu insan bunu bir dinlence, emeklilik hayali, kaçış olarak görürken, yaşama savaşını kentte sürdüren tasarımcı ve mimarlar için kırsala kaçmak sanki daha iyi düşünebilmek, dağılan konsantrasyonu geri toparlayabilmek, yalınlaşabilmek, yeni projelere başlayabilmek gibi pek çok farklı anlamlar da kazanıyor. Şu efsanevi röportaj sorusu olan : “En çok nereden ilham alıyorsunuz?” un cevabı çoğunlukla “Seyahatlerimden” biçimindedir yaratıcı insanlar arasında. Eski bir atasözünü de anmak gerek: Tebdili mekanda ferahlık vardır. Farklı rotalara yönelmek, farklı havaları teneffüs etmek, yeni insanlarla tanışmak, bilmediğimiz şeyleri öğrenmek, deneyimlemek her zaman yaratıcı yeteneklerimizi geliştirip ortaya çıkarıyor demek ki.

Güncel sanat alanında “residency” programlarının bunca yaygın olmasının sebebi işte bu duygudan yararlanmak; böylesi bir ihtiyacı karşılayarak yeni üretimler elde edebilmek için motivasyon yaratmak. Domanie de Boisbuchet benim tasarım alanına odaklanmış benzerleri arasında deneyimlediğim en başarılı örneklerden biriydi.

Tasarım köyü kültürü zaten yıllardır bizim topraklarımızda da yaşatılmaya çalışılan bir kavram. Pek çok mimar ve tasarımcının şimdiye kadar katıldığı irili ufaklı atölyeler bir süredir varlar. Benim henüz katılmadığım ama kurulduğu günden bu yana yakından takip ettiğim Yahşibey Tasarım Atölyeleri 2006’dan beri çalışmalarını sürdürüyor. Üniversitenin dışında bir eğitim ortamını, gençleri işin ustaları ile buluşturarak, paylaşarak, eğlenerek yaratmayı kendine ideal edinmiş bir grafik tasarımcı olan Emre Senan, bu köy için Ayşegül İzer ile birlikte bir vakıf kuruyor. Bu vakfa dair görüşlerini kendi cümleleri ile aktarmak istiyorum: “Emre Senan vakfı bir zorunluluğun sonucudur. Benim ülkemde kar amacı gütmeyen bir şirket kuramazsınız. Kapitalizm kar etmenizi ve vergi vermenizi ister. Niyetiniz paranın konuşulmadığı bir iş yapmaksa işiniz zor demektir. Biz de çaresiz bir vakıf kurduk. Devletle hala para konuşuyoruz, ama çalışmalarımıza katılanlarla asla”.

Gerçekten de bu atölyelere katılanlar bir para ödemiyor, burada atölye liderliği yapanlara da bir para ödenmiyor. Çalışmalar sponsorluklarla desteklenmiyor ama elbet her türlü maddi desteğe, binanın ihtiyaçları ve işlerin sürdürülebilirliği için makbuz karşılığı açıklar. Senan yaptığı işi her ne kadar kendi deyimi ile ” enayilik” olarak nitelendirse de, günümüze kadar yolu buradan geçmiş öğrenciler, ortaya çıkan projeler ve sayısı gün geçtikçe artan uluslararası katılım gözlemlendiğinde bu özverili işin ne kadar eşsiz olduğu ortaya çıkıyor. Nevzat Sayın tarafından tasarlanmış bu köy evinde katılımcılar ortak bir bütçe yapıyorlar, birlikte uyuyup, birlikte pişiriyorlar. Birlikte çalışıp birlikte üretiyorlar.

İçinde bulunanlar için, evet vakıf işi bir çılgınlık, ancak kültürel gelişim amacı ile yola çıkan her kesimin de başvurduğu yöntem bu. Belirli bir doygunluk noktasından sonra, deneyimleri paylaşmak ve/veya eğitim projeleri gerçekleştirmek, koleksiyon sergilemek, kültürel etkinliklerde bulunmak için, eğer bu işi ticari ideallerle yapmıyorsanız, bir vakıf kurmanız kaçınılmaz.

İstanbul Tasarım Vakfı da benzer ideallerle 2013 yılında kuruldu. Koleksiyon Mobilya’nın kurucusu mimar Faruk Malhan tarafından kurulan vakıf yerel ve global benzerleri ile aynı hedeflere sahip bir kültür kurumu. Çalışmalarını olgunlaştırdığı bu kuruluş sürecinde çok da göz önünde bulunmayan vakıf düzenlediği konferanslar, atölye çalışmaları ile kendini çevresi içinde şimdiden kabul ettirdi. İstanbul ve İstanbul’un dışında farklı projelerle gelecekte büyük boşlukları dolduracağı açık olan vakfın en heyecan verici girişimi ise Bodrum’da kurulmakta olan tasarım köyü. Henüz inşaat aşamasında olan bu köy ve planlanan çalışmalar hakkında, sevgili Malhan’a söz verdiğim için fazla bilgi paylaşmayacağım. Ancak, gerek kentten kırsala kısa süreli de olsa kaçış yapacak profesyoneller ve öğrenciler için, gerekse Bodrum’da yaşamlarını sürdüren üretken ve yaratıcı yetenekler için oldukça kapsamlı bir yerleşkenin çok yakında hizmetlerinde olacağını belirtebilirim.

Yazımın başında bahsettiğim Domain de Boisbuchet’nin belki de ruh ikizi diyebileceğim bir başka yaratıcılık kışkırtan merkez ise, Bayburt’a 1,5 km. mesafedeki Baksı Müzesi yerleşkesi. Buraya ruh ikizi dememin sebebi, aslında son derece zıt olan doğal çevrelerinin insan üzerinde yarattığı etkinin şaşılacak biçimde aynı olması yerleşke içindeyken, büyük bir yoksunluğun ortasında kendinizi bir düşün ve üretim çanağının içinde hissetmeniz. Etrafınızı saran gerçek bir izolasyon duygusu. Baksı müzesi geçtiğimiz yıl Avrupa’nın iyi müzesi ödülüne layık görüldü. 2015 yılı ile 10. yaşına basan Baksı Kültür ve Sanat Vakfı, değerli ressam Hüsamettin Koçan ve eşi Oya Koçan tarafından, destekçileri sayesinde kurulmuş. Vahşi kayalıkların ortasında farklı mimarisi ile var olan bu yerleşke, bir müze olmanın ötesinde, konukevleri ve sosyal mekanları ile aynı zamanda tasarım odaklı ve sanatsal yaratımlar için çeşitli atölyeler de barındırıyor. Kil, baskı, dokuma, yontu veya metal işlerin yapılabildiği bu atölyeler proje bazlı kullanımlar için yaz aylarını kapsayan sezon boyunca planlanıyor. Koç ve Enka okullarının son yıllarda öğrencileri ile burada atölyeler düzenlediğini öğrendim. Yeni liselerle de görüşmeler devam ediyor. Liseli öğrencilerin sadece yaratıcı öğrenme için değil, Anadolu’nun uçsuz bucaksız kültürünü, insanını tanımaları için de bu yerleşkede vakit geçirmelerini çok önemsedim. Umuyorum, Baksı, gün geçtikçe genişleyen çevresi ile tasarımcıların benzer atölye çalışmaları gerçekleştirdikleri etkin bir merkez haline gelebilir. Vakfın amacı yerel üretimi ve kalkınmayı destekleyerek göçün önüne geçmek. Bu, aslında tarafların karşılıklı kazan kazan durumu ile sağlanması hiç de ütopik olmayan bir amaç. Tasarımcılar kendi öz yaratımlarına bir heyecan, bir ilham katmak için, öğrenciler yeni bir coğrafyada paylaşımcı öğrenim deneyimlemek için Baksı’yı ziyaret ederken, yörenin insanları da uzaklardan gelen bu yeni insanlardan öğrenecekler, ortaya yeni fikirler, ürünler, üretimler çıkacak ve kim bilir bunlardan bazıları öyle sürdürülebilir olacak ki, yerel kalkınma gelişecek. Gençlerin tek düşüncesi, köylerini terk etmek iken işler tersine dönecek ve kendi köylerinin başkaları için bir cazibe merkezi olduğunu fark edecekler. Hayal mi? Bence asla değil.

Bu yazımı kafamda şekillendirirken, neden olduğunu bilmediğim bir biçimde aklıma sürekli kısa zaman önce alıp okuduğum bir roman takılıp takılıp durdu. Enis Batur’un Kitapevi isimli bu kısa hikayesi Dragos’ta yazara miras kalan, sahibi meçhul bir kitapevini konu edinmişti. Ağaçlar arasında cam ağırlıklı mimarisi ile dikkat çekici olan bu yapı ve içindeki kitap koleksiyonu, belli ki sahibinin gönlünde yatan bir ideal olarak titizlikle hayata geçirilmişti. Yazarın binayı, çevresini ve içindeki kitapları tasviri, tasarımcı ve mimarların ortak çalışmalar yürüttükleri bu tasarım köylerindeki ruh hallerini anımsatmıştı bana, belki de bunca yakın durmam bu nedenle olmuştu bu kitaba da. Derken kısa zaman sonrasında, İzmir kentinde tasarım farkındalığını yaratma alanında bayrağı her zaman en önde taşıdığını düşündüğüm sevgili Tevfik Balcıoğlu’nun bir tasarım kütüphanesi inşa ettiğini öğrendim. Burası öğrendiğim kadarı ile çalışmalarını yıllardır sürdüren Tasarım Tarihi Topluluğu’nun olacakmış; İşte heyecan verici bir yer daha.

Son olarak Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin tarafından Şirince’de kurulmuş olan Nesin Matematik Köyü’nün, kültür ve sanat alanında genişletileceğini de duydum. Burada zaten felsefe, sinema gibi alanlarda programlar düzenlendiğini duymuştum. Bu gelişmeyi de yakından takip ediyorum.

Kolektif çalışma kültürü ve paylaşımcılık, tasarım ve mimarlık alanındaki en üst düzey duygulardan. Pek çok değerli kimsenin kalkıp da sanki hiç dertleri yokmuş gibi başlarına böylesi işler açmalarının yegâne sebebi de bu yüksek bilinç. Bu tesisleri, yerleşkeleri kurmak bir yana bunları işletmek, yaşamalarını sağlamak belki çok daha zor. Maddi ve manevi olarak yıpratıcı. Ülke şartlarında baktığınızda ise tam bir delilik. Ama bu onları durdurmuyor. Gerek profesyonellerin gerekse öğrencilerin hizmetine sunulan bu kültür kurumları herkese kucak açmış bir biçimde bizleri bekliyor. Projelerimizle, desteklerimizle, katılımlarımızla buraları daimi kılmak artık bizlerin elinde. Uzaklardaki her köy aslında bizler için var. Köylerin bizlere bizlerin de bu köylere ihtiyacı var.

Bahsettiğim tüm yerleşkeler için daha fazla bilgi almak isterseniz lütfen aşağıdaki web sitelerini ziyaret edin.

http://www.boisbuchet.org/
http://www.yahsiworkshops.com
http://tasarimvakfi.org
http://baksi.org
https://matematikkoyu.org/
https://twitter.com/4torgtr

Reklamlar

SANATÇI OLSAYDIM ALİ KAZMA OLURDUM. ( SANATATAK, ŞUBAT 2015)

Ali Kazma’nın “Zamancı/ Timemaker” isimli sergisi Emre Baykal küratörlüğünde ARTER’de açıldı. Sanatçının 2005’ten bu yana ürettiği işler arasından seçilmiş 22 video, 5 Nisan 2015 tarihine kadar izlenebilecek.

Bu sergi hakkında kritik yazmak, daha doğrusu güncel sanat alanında ahkam kesmek bana düşmez, ilgi alanım değil. Kazma’nın sergisini – dolayısı ile işlerini – aslında tasarımcıların ilgisini çekmek amacı ile bu yazıma konu etmek istedim. İlk izlediğim “Saat Ustası” (2006)  isimli videosundan bu yana, takip ettiğim az sayıdaki sanatçı arasında bulunan Kazma’yı bir tasarımcı gözüyle beğeniyor ve izliyorum.

Sanatçının bu video dizisinde biz tasarımcılar gibi üretim ile her an içli dışlı olan kişilerin ilgisini cezbeden çok yan var. Sanatçının, “Engellemeler/ Resistance” ismini verdiği bu dizi her ne kadar kendisi ve serginin küratörü tarafından daha çok  yaşam, zaman ve her ikisi arasındaki dengeyi kurmaya (belki de böylece  varolmaya) çalışan insan ekseninde açıklansa da, bir tasarımcı açısından işlerin ortaya koyduğu üretim, üretimhane, el işi, zanaat, endüstri gibi boyutlar daha çok öne çıkıyor. Kazma bunların tümünü, bir sanatçı hassasiyeti ile öyle estetik ve sabırla belgeliyor ki gıpta ediyorsunuz. Kendi varolma mücadeleniz içerisinde her gün, her an, belki de aynı insanlarla tanışmış, karşılaşmış, aynı zamanları o mekanlarda geçirmiş, aynı süreçlerin içinde defaten bulunmuş, her bir tekniği, her bir makine işleyişini belki de beyninize kazımış olabilirsiniz; ama işte Ali Kazma,  başkalarının sıradan olarak niteleyebileceği  bu unsurların tümüne sanatçı bakış açısı katıyor; sizi bu işlerin, insan ile emek, emek ile zaman arasındaki uçsuz bucaksız ilişkinin derinlerine çekip götürüyor. Günlük işlerin telaşı ve koşuşturmacası içinde, bir sanatçı lüksüne sahip olamamak, o anların o süreçlerin keyfini çıkaramamak..  Bir de bunları düşündüm izlerken.

Sergilenen videoların tümünü başından ayrılmadan izledim. Aslında ilk kez tümünü bir arada, ve yeni eserlerle bir arada görebildiğim için mutlu oldum ve bunca vakit ayırabildim diyelim. Hazmederek izlediğim tüm işlerde, çekimlerin estetiğine kapılıp gittim. Göz cerrahisi, saat tamircisi, cam üretimi, sahne arkası, kot imalathanesi.. gibi sıralanabilecek pek çok görüntü içerisinde belgelenenler öylesine gerçek hayattan ve öylesine insana dair ki izleyiciyle doğrudan bir bağ kuruluyor doğal olarak. Kendinizi akışa bıraktığınızda, kot ütüleyen bayanın kınalı parmaklarına, böylesine seri bir iş yaparken ne çok takı takabildiğine hayran kalıyorsunuz kadın halinizle. Aradan belli belirsiz Calvin Klein markası görünüyor görüntülerde bir an… Şişirilen her iki paçanın, kalça kesimine itina ile zımpara yapıyor bir mavi yakalı, tek tek elleri ile.. yıpranmışlık hissini verebilmek için (ki bu sahneyi Venedik bienali zamanında da izlemiş olduğum halde defalarca daha izleyebileceğimi hissettim, hissettirdiklerinin gücünü kaybetmeden). Pek çok insanın bedenleri ile, elleri ile, sabırla, tekraren yaptığı işler ”ve herşey sonuçta kıçımıza geçirdiğimiz iki parça denim örtü için.. öyle mi?“ dedirtiyor bu iş aslında insana.

Belki bunca sevmem bu işleri hep anılarıma, hayatıma dokunduğundandır (ama istisna olduğumu sanmıyorum, çünkü öyle gündelik hayat manzaraları ki bunlar, pek çoğunuza da dokunuyordur). Ben küçükken annemin Singer marka dikiş makinesinin tepesindeki çubuğa taktığı makaradan çıkan ipliği izlemeyi severdim. Onun ta en alttaki gizli bir bölmedeki mekiğe kadar giderken geçtiği çeşitli delikler, kanallar arasında uzun bir yolculuğu vardı ve makine çalışınca bir titreşim olurdu. Kazma da tekstil endüstrisini belgelerken, ipliklerin dansına yer vermiş örneğin. Elbet bu kez endüstriyel ortamda titreşen pek çok iplik, görüntüde bir sanatçı duyarlılığıyla sanat eseri olmuş. 

Ya da başka bir anı: Bizleri pek meşhur kırmızı beyaz çizgili, mavi okul otobüslerine doldurup bir kaç farklı fabrikaya götürmüşlerdi üniversitede. O fabrikalar arasında beni en çok etkileyenlerden biriydi Ereğli Demir Çelik Fabrikası. Kazma’nın erimiş metal çekimleri başka bir yerden olmalı ama aynı büyülü görüntüleri görmek harika ve ortak heyecanı hissetmemek mümkün değil. Makinesel bir doku var görüntülerin pek çoğunda. Bu doku üretimdeki tekrarı, ritmi, çokluğu vurgulamak üzere çıkıyor karşımıza. Sadece sanayi üretimi yok “Zamancı” sergisinde.. Bir zanaatkarın sabırla, elini titretmeden, ağır ağır salladığı fırça darbeleri de var. Cam üfleyicisinin teri, dansı, müthiş nefesi de. Defalarca izlediğim bu üretim sürecine Kazma’nın güzü ile bakmak bana ayrı bir keyif verdi. Pipoyu yuvarlarken, tek parmağını havaya kaldıran cam sanatçısının bu hareketini yakalaması yüzümde bir tebessüm oluşturdu ve bana bir kaç yıl önce kaybettiğimiz Cam Ocağı Vakfı’ndaki sevgili ustamızı anımsattı. Ali Kazma’nın Fransa’daki kristal fabrikasındaki üretim süreçlerini görüntüleyen “kristal“ isimli işi de ilk kez sergileniyor bu arada burada.

Zaman, insan, zaman içinde varolmaya çabalayan insan… Sadece üretim ile değil, mekan duygusuyla da irdeleniyor bu kavramlar işlerde. Galatasaray Lisesi’nin  koridorlarındaki yalnızlığı,  sıralarındaki intizamı veya sosyal mekanlarındaki yaklaşımı, başka bir mekanda, bu kez bir hapishanede  neredeyse aynı duygularla izlemeye ne demeli? Farklı zamanlarda. farklı algılarla fark edilmeyecek bunca güçlü bir vurguyu bir sanatçı duyarlılığından başka ne serebilir gözler önüne? Engellemeler 16’da zamana karşı direnç var. Sanatçı tarafından görüntülenen ev içindeki objeler ve eşyalar tarihe, geçmişe öyle sıkı sıkıya bağlı geldi ki bana, geleceğe direniyor sanki.

Her bir işin izleyici olarak üstümdeki etkisini burada yazmak gereksiz. Ne var ki tavsiyem tüm tasarımcıların da bu sergiye ilgi göstermesi, gidip bu videoları tek tek izlemesi. Telaş içinde kaçırdığımız o anları bir sanatçı gözünden deneyimlemesi. İnsan, yapan ve üreten insan hakkında farklı düşünmeye aracı oluyor bu işler. Oradan yaptığımız işleri sorgular hale de gelebilirsiniz. Benim her defasında geldiğim nokta bu.

Bir sanatçı olsaydım sanırım Ali Kazma olurdum! Sanatçının işlerini izlediğimde bir yandan hayatımda çok önemli bulduğum iki kitabı da anımsıyorum. Bence büyük parallellikler taşıyor. Sanki bu iki kitapta okuduğum ve çok önem verdiğim pek çok cümleyi buluyor gibiyim bu işlerin satır aralarında. Yazımı sabredip de sonuna kadar okuyan sevgili okuruma bu iki kitabı da- eğer okumadılarsa- tavsiye edeyim başucu kitabı niletiğinde. Biri Walter Benjamin’in kültü: The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction,” diğeri ise Matthew Crawford’un İngliizce baskısındaki yeni ismiyle “The Case for Working with Your Hands.”

YAZININ ORJİNALİ ŞU ADRESTE: http://sanatatak.com/view/Sanatci-Olsam-Ali-Kazma-Olurdum/1422

KOBİ LER İÇİN TASARIM ODAKLI DÜŞÜNME ZAMANI – OPTİMİST EKİM 2014

optmist ekim14-1

KAMUSAL ALANDA TASARIM / OPTİMİST MAYIS 2014 ( uzun versiyon)

YARATICI-ENDUSTRI mayısYARATICI-ENDUSTRI MAYIS2

Bu yazıyı yazarken henüz yerel seçimlere 2 hafta var, ve İstanbul’u önümüzdeki dönem kimin yöneteceği hakkında belirsizlik içerisindeyiz. Bu zorlu görev kimin olursa olsun, sonuçta kazananın Istanbul ve istanbullular olmasını istiyorsak geçmiş dönemde yapılan pek çok hatadan ders alınmalı. İstanbul artık sanıldığı gibi bir rant merkezi olarak değil; ancak insancıllaştığı oranda dünyanın en gözde şehirlerinden biri olmaya devam edebilir, zira, dünya ülkeleri insan ve çevre odaklı kentsel yaklaşımları ve dev “akıllı kent “( smart city ) projeleri ile geleceğin kent anlayışını inşa ediyorlar. Araştırmalara gore, 2050 yılında toplumun % 70 I kent ortamında yaşayacak. Bu durum kentsel tasarım, kamusal alanda tasarım çözümleri, toplu ulaşım alanında tasarım odaklı yaklaşımlar, kent yaşamında sağlıklı iletişim için tasarım gibi pek çok tasarım alanine ön plana çıkarıyor. Yerel yönetimlerin gelecek için en çok gelişim göstermesi gereken alan ister istemez tasarım olarak öne çıkıyor. Katılımcı bir yönetim anlayışı için gerek dünyada gerekse ülkemizde pek çok uzman ve sivil insiyatif rol alabilir durumda.Bu ay sizlere bu alandaki bazı örnekleri sunmak istiyorum:

YARIŞMALAR EN DEMOKRATİK VE EN YARATICI YÖNTEM
Her ne kadar geçtiğimiz dönem boyunca özellikle kamusal tasarım tercihlerinde yarışma yönteminden bi hayli uzak durulduysa da, bu metodun en demokratik ve en en yaratıcı projelere imkan veren sonuçları doğurduğunu unutmayalım; sonuçta işin uzmanları projelendiriyor ve yine uzmanlardan oluşan bir kurul karar veriyor.

DÖNÜŞÜM İÇİN DÜNYA ÇAPINDA ÜNLÜ BİR ÖRNEK
Belki çoğumuz için bilindik bir örnek ama bu konudaki en başarılı örnek olarak tarihe geçti. NY yerel yönetimi ve sivil insiyatiflerin orfanizaslonu ile hayata geçen projeyi görmemiş herkesin deneyimlemesini tavsiye ederim.

TAK KADIKÖY
2012’den itibaren gittikçe önemi anlaşılan ve mevcut uygulamalara tepkilerin de artmasıyla gündemin en üst sıralarına yerleşen kamusal alanda tasarım konusunda ülkemizde de saylıları çok olmasa da yerel insiyatifler rol almaya başladı. Bunlardan biri ve şu an kentteki türünün tek örneği olan TAK, KadıköyBelediyesi işbirliği ile Yeldeğirmeni’ndeki eski bir binanın restorasyonu ile açıldı.

STUDIO-X
Ülkemizdeki digger bir örnek ise hayatımıza yeni giren Studio –X. Kuruldukları günden beri kentsel anlamdaki pek çok projenin bayrol oyuncularından biri olan Superpool ekibinden Selva Gürdoğan’ın direktörü olduğu bu mekan Colombia üniversitesinin bir girişimi olarak Borusan holding’in desteği ile, Borusan Holdingin karaköy’de bulunan binasında kuruldu.İstanbul Kentinin sorunlarına çözüm arayan bir kent laboratuvarı olarak da tanımlanan bu oluşumdan NY, Amman, Bombay,Pekin- Tokyo, Johannesburg ve Rio de Jenerio’da da bulunuyor.

MİLANO TASARIM HAFTASI / BETTER HOMES AND GARDENS

Tasarım ve tasarımcının  en bilinen üslerinden biri olan Milano şehri, yarım asırlık mobilya fuarının 52. sini geride bıraktı. Fuar herkesin bildiği gibi beraberinde düzenlenen  pek çok etkinlikle beraber, “Milano Tasarım Haftası “ olarak dünyanın en çok takip edilen tasarım etkinliği olma özelliğini taşıyor. Fuar için Milano’ya giden bir kişi için şehrin Trienalle, Zona Tortona, Ventura Lambrade ve Brera bölgelerini de gezmek nerede ise bir zorunluluk halinde artık. Buna son iki – üç yıldır sayıları gittikçe artan bir biçimde müzelerde, okullarda ve  çeşitli binalarda düzenlenen etkinlikleri de ekleyince, her köşesinden tasarım ve yaratıcılık fışkıran bir kent, dolu dolu bir hafta, ağrıyan bacaklar ve akşamları düzenlenen türlü türlü etkinliklerin birinden öbürüne koşturmaktan dolayı aşırı sosyalleşmiş bir insan ordusu ise başbaşa kalıyoruz. Buna ben “Milano sendromu” diyorum; zira bir de post- Milano sendromu var tasarım camiasında. O da , tasarım haftası sonrasında nerede ise hiçbir firmadan tepki alamayıp, işlerinizin aksaması durumu, herkes yorgunluk atıyor.

 Elbette, bu tempo ve bu çokluk içerisinde pek çok gereksiz, saçma, çirkin, tekrar olan eşyalar, sergiler ve  işler ie de karşılaşıyorsunuz. Ne varki  bunlara ragmen yine de bu ortam gelecekteki eğilimleri ve yeni ürünleri görmenin en etkin adresi.

 Bu yıl ilgimi çeken en önemli gelişme, elbette ekonomik krizden fazlası ile etkilenmiş bir İtalya ile karşılaşmış olmaktı. Bu durum firmaların stand büyüklüklerinden kent içindeki düzenledikleri etkinliklerin kalibresine, çalıştıkları tasarımcı sayısından, ortaya çıkan tasarımların niteliğine  kadar pek çok açıdan kendini açıkça gösteriyordu. Milano’nun önemini kavrayan ve çoğunlukla devlet destekleri ile açılmış “diğer” ülkelere ait organize katılımlar, tasarım haftasının durumunu kurtarmış olsa da, geçmiş yıllara gore, iyi- yeni birşeyler görmek  samanlıkta iğne aramaya benziyordu dersem yalan olmaz.

TASARIMDA YENİ EĞİLİMLER

Kiremit renginden uçuk pembeye her aralıktaki renk, kırmızı ve fuşya ile birlikte  fuarın resmi rengiydi denilebilir. Beraberinde mavi ve hardal tonları ile birlikte nerede ise tüm firmalar bu  alanda el sıkışmışlardı. Mavinin turkuazdan buz mavisine ve uçuk maviye kadar çok geniş bir kullanımından bahsediyorum; ahşap ile oldukça uyumlu olan bu tonlar tüm fuara hakimdi.

Fuarın resmi şekli  altıgen ve çokgen olarak kayıtlara geçti. Zaten  uzun zamandır gündemde olan bu form / eğilim, yüzeylerden  üç boyutlu  konstüksiyon kullanımlarına kadar o kadar tekrar halindeydi ki, altıgen olan hiçbirşeyin artık maalesef  “ yeni “ gelmeyeceğini belirtmeliyim . Doğal malzemeler , keten, ipek, pamuklu tekstiller ile  naturel yüzeyler (taş, beton, naturel görünümlü ahşaplar) hatrı sayılır biçimde ağırlık taşıyordu. Açık renk ahşapların kırmızı ve neon sarı gibi renklerle kullanımına da  halen rastlamak mümkündü.

Genel çerçevede,  süslemeden uzak, fonksiyonları ve/veya malzemeleri ile öne çıkan sade bir tarzın önümüzdeki dönemde etkili olacağını belirtmek mümkün. Bu sadeliğin altında  iyi bir üretim ve malzeme kalitesinin şart olduğunu elbet belirtmeye gerek yok.

MOBİLYA, AYDINLATMA VE OFİS …

 Mobilya tarihinin ayaklı müzesi konumundaki Vitra markası,  yine standında yarattığı ambiansı ile güncel  eğilimlerin bir aynası konumunda idi. Sunduğu en çarpıcı yenilik Hella Jongerius tasarımı pratik ” oursin” puflardı.

Önümüzdeki dönemin minimal ve fonksiyonel yapısına en çok vurgu yapan firmalardan biri Arper di. Firmanın  song ve wing  isimli askıları ile yastık koleksiyonu  hafif ama bir  o kadar de esprili idi.( Tasarım: Lievore Altherr Molina)

 Established and Sons –limited  ürünlerini Ventura Lambrade’de  sergiliyordu. Buradaki seçkide Zaha Hadid ve Barber-Osgerby nin tasarımları geleceğe  ışık tutan gelecekçi  yaklaşımları ile öne çıkıyordu.

En beğendiğim ürünler arasında Pinwu’ dan Lu isimli  porselen sehpalar bulunuyordu. Çinli tasarım stüdyosu Pinwu’nun Yuhang bölesine ait  geleneksel malzemeleri  çağdaş tasarımlarda yorumladıkları ” From Yuhang”  sergisi buram buram doğa ve insan kokuyordu. Bambu, ipek, porselen gibi malzemelerin usta ellerde nasıl şekillendiğini ve bunlara katılan çağdaş tasarımcı yorumlarını görmek isterseniz mutlaka fromyuhang.com sitesini ziyaret edin derim.

 TÜRKİYE’DEN KATILIM

Fuara katılanlar arasında Türkiye’den de her zaman alışık olduğumuz isimler vardı. Autoban, Universita Degli Studi di Milano’nun bahçesinde Interni işbirliği ile düzenlenen Hybrid sergisinde, bence hayal kırıklığı olan bir enstalasyon ile yer alırken, Salone Satellite nin nerede ise müdavimi olan Begüm Çelik ( gotwob) yeni sehpaları ve  eğilimleri iyi yakalayan renk kartelası ile bana en umut vaad eden genç tasarımcılarımız arasında olmayı sürdürdü. Ancak Milano daki en etkili katılımımız kuşkusuz Gaia Gino’nun “Wallpaper – Handmade” sergisindeki varlığı ile, kuratorlüğü Demirden  tarafından yapılmış olan İMİB in “ Işıkla Yıkanmak “ isimli mermer sergisiydi. Gaye Çevikel, kısa bir süre önce art direksiyonunu üstlendiği Verellum markası ile birlikte, Wallpaper sergisinin ve etkinliğinin işbirlikçilerinden biri konumundaydı. Koleksiyonu arasında pek çok ünlü tasarımcının nargileleri ve diğer cam objeler bulunurken bunlar arasında kanımca Defne Koz- Marco Susani tasarımları öne çıkıyordu.

İMİB’ni  ise Milano’daki katılımlarını ikinci kez gerçekleştirerek süreklilik kazandıkları için kutlamak gerek. Bu yılki tasarımcılar ve yaptıkları enstalasyonlar beni geçtiğimiz yılki kadar heyecanlandırmadıysa da bu sergiyi hem sevgili dostlarımın çabaları hem de böylesi bir kurumun yaptığı büyük yatırım bakımından alkışlamadan geçmek istemem.

 ÖZEL SERGİLER

Milano da fuar ve sergilerin haricinde her zamanki  gibi özel etkinlikler ve sergiler haftaya asıl damgasını vuran anlardı. Hollanda, İsviçre, Polonya, Belçika, Kore, Danimarka  devlet destekli tasarım sergileri ile hafta boyunca boy gösterdiler. Domus  dergisinin ” Blast” sergisinde dergiciliğin perde arkasındaki birbirinden şahane fotograf ve diayı görmek, dolayısı ile tasarımcı ve mimarların efsane anlarına tanıklık etmik mümkündü. Benim için  bu etkinliğin önemi, duayen tasarımcı Enzo Mari ile ikinci kez aynı havayı solumak ve  şahane bir Milano evinde konuk olmaktı. Sergiler arasında Museo Nazionalle della Scienza e della Tecnologia’da yer alan ve kuratorlüğünü Tom Dixon’un üstlendiği,  genç yeteneklere ithaf olunmuş seçkisi etkileyiciydi. Bu alanda yer alan Polonya katılımı  ve özellikle kurucuları arasında efsane Li Edelkoort’un bulunduğu, ve Polonya’da eğitim sistemine nasıl meydan okuduğunu bizzat yerinde gördüğüm The School of Form öğrencilerinin  sergisi şahaneydi. Bu sergide de başrol oyuncusu olan yemek tasarımı, tüm görkemi ile Ventura Lambrade de açılmış olan ve Padglioneitalia tarafından düzenlenmiş olan “Foodmood” isimli sergide bizleri şaşırttı. Bu yıl Milano’ da yemeğin tasarımından,  yemek ile gerçekleştirilen tasarımlara kadar bu konu çok boyutlu olarak öne çıktı.

ÖNE ÇIKAN TASARIMCILAR

Uzun zamandır takip ettiğim Doshian Levi ile  başta Moroso olmak üzere pek çok kere karşılaşmak hoş oldu. Bunun yanısıra artık baskın bir biçimde Milano’da işlerine rastladığımız Nendo ve Patricia Urquola yine aynı yoğunlukta karşımıza çıkan isimlerdi. Moooi, Marcel Wanders ile Zona Tortona’ya gitmenin nerede ise tek sebebi gibiydi. Harika tasarımlar ve sergileme benim için Milano tasarım haftasının unutulmazları arasında yer aldı.