Tasarım (ve EXPO) Kenti Milano ( arkitera’da nisan ayında yayınlanmıştır)

Büyük paralar harcanarak gerçekleştirilen EXPO’lar, maalesef ülkelerarası bir boy gösterme ve PR unsuru olmaktan öteye geçemiyor.

Tasarım (ve EXPO) Kenti Milano

Son 10 yıldır düzenli olarak ve bir defasında bile alışveriş veya turistik ziyaret için değil; hep iş için geldiğim Milano’ya bu yıl biraz daha erken kaçıp, hiç değilse bir kaç gün tadını çıkarmayı hedefledim. 14’ünde açılacak Salone Del Mobile fuarı öncesinde yapılan basın toplantıları ile 12 Nisan’dan itibaren tasarım rüzgarına kapılacağız gibi görünüyor. Dün bir ara, bana gelen etkinlik ve davetleri harita üzerinde görselleştirmeye çalıştım. Fuara ilk olarak Zona Tortona etkinliği eklentilenmişti. Son yıllarda artan yan etkinliklerle birlikte Ventura Lambrate, Brera gibi yeni bölgeler de yeni lokasyonlar olarak yerini aldı. Buna, kimi özel binalarda, enstitülerde ve sayıları her defasında artan müze ve benzeri kültürel kurumlarda yapılan etkinlikleri de eklediğimizde, harita üzerinde gördüm ki, bütün kente geniş çaplı bir yayılma var ve “Tasarım gerçekten(!) her yerde”. Öyle ki, kent içindeki en turistik alışveriş merkezi Rinascente de düzenli olarak bir festival havasında kutluyor tepeden tırnağa Milano Tasarım Haftası’nı.

80’li yıllarda tasarım alanında altın çağını yaşayan Milano kenti, tasarıma dayalı stratejileri doğrultusunda yaratmıştı Salone del Mobile Fuarını. Dile kolay bu yıl tam 29. Su gerçekleştirilecek. Bunca yaygınlık öyle reklam kampanyaları ile olmuyor. Yıllarca devam eden bir istikrar, inanç, bireysel tasarımcının cebinden çıkan kuruştan, sanayi devlerinin milyon avroluk yatırımlarına kadar ortaya konan özveri ve öz kaynak ile oluyor. Elbet bunlar da yetmez, yaklaşık 30 yıl süresince gelen izleyiciyi heyecanlı ve ayakta tutacaksınız. Gerçek anlamda bir yaratıcı iklim yaratıp, bu alandaki tüm ilgilileri bu cazibenin içine çekeceksiniz. İçi dolu dolu olacak, yeni fikirler, yeni insanlar, yeni tasarımlar ile. Öyle aynı küçük çevrenizde tekrara düşerseniz vay halinize… Tasarım dünyası affetmez. İşte bu nedenle özünde bir mobilya fuarı olan Salone del Mobile, bilinçli bir biçimde içinde yeni malzemelere, genç ve umut vaat eden nesillere, dönüşümlü olarak mutfak, ofis ev aydınlatma endüstrilerine de yer açtı. Çeşitli enstalasyonlar, yerleştirmeler ile en azından benim takip edebildiğim son10 yılda kendini hep aştı. Yerel yönetimler ve yatırımcılar ile tasarımcılar da kendi üstlerine düşen rolü layıkıyla gerçekleştirerek bugün Milano’ya sıradan bir mobilya endüstrisi etkinliği değil koskoca bir tasarım haftası kazandırdılar. Milano tasarımda gördüğü bu ışık ile modadan tekstile, ürün tasarımından yeni teknolojilere, yaratıcılığın kalbi konumunda bir tasarım başkenti uzun bir süredir ve bu yıl da EXPO’ya ev sahipliği yapacak.

Elbette her konunun iki yüzü var. Bu durum ve neredeyse 10 güne yayılan etkinlik süresince kente gelen ilave bir 500.000 kadar izleyicinin olumsuz yan etkileri de var kente. Kentin nüfusunun (1.310.000 kişi ) yaklaşık yarısı kadar olan bu kapasite kent içindeki aktiviteyi de aynı oranda arttırıyor. Başta toplu ulaşım ve yeme içme sektörlerinde iyi bir kentsel altyapıya sahip olan bu kent küçüklüğünden dolayı bu kapasiteyi kaldıramaz hale geliyor. Bir de fırsatçılık var. Bugün benzer bir durum karşısında hemen hemen her coğrafyada karşılaştığımız dönemsel fiyat artışı – kalite düşüşü, son yıllarda gelen izleyicilerin sayısının düşmesine sebep oldu. 2007 yılında 800.000 civarında ilan edilmiş olan sayılar bu nedenle 500.000 kişi civarına geriledi. Sadece Mobilya Fuarının geçtiğimiz yıl ilan edilen ziyaretçi sayısı 300.000 kişi.160 ülkeden 200.000 m²’lik bir alana yayılmış 2000 firma için bu rakam ne kadar tatmin edici bir düşünmek gerekebilir; zira büyük bir olasılıkla bu rakamların içinde halk ziyareti de vardır. Fuardan en çok ivme yakalayan kesim her zaman genç yeteneklerin ve okulların yer aldığı SaloneSattelite bölümü olmuştur; bu yıl da buraya katılan 700 tasarımcının aynı umut yolculuğunda olduklarını görebileceğiz.

Malpensa havalimanından, kente doğru gelirken MoDus Architects, tarafından EXPO 2015 ‘in tema direktörü Matteo Gatto, ve küratör Luisa Collina, (profesör / Politecnico di Milano) danışmanlığında gerçekleştirilen mimarisine tanık olmak mümkün. Tasarımın bu güne kadar en çok öne çıkmış olan kısmı, Lake Arena (göl arenası) bölümünün ortasında yer alan Tree of Life (yaşam ağacı) neredeyse bitmek üzere. (Zaten Expo da çok kısa zaman içinde,1 Mayıs tarihinde kapılarını açıyor) . Bu ağaç 28.000 m²’lik bir alanda bulunan, 3000 kişisi oturmak üzere 20.000 kişilik bir devasa açık alanın ortasındaki gölden yükseliyor. Geçtiğimiz yıl Venedik Mimarlık Bienali esnasında da sergilenen EXPO2015 projesinin inşaat süreçleri de sponsorlar sayesinde belli aralıklarda video filmlerle yayınlanıyor. Sadece iyi üreten değil, üretim süreçlerini iyi belgeleyen İtalya’nın (ve diğer başarılı ülkelerin) arkasında bu şeffaflık ve dökümantasyon titizliği olduğunu düşünmüşümdür hep. Expo inşaatında “drone”lar (insansız uçan aygıtlar) tarafından yapılan bu çekimleri izlemekten de oldukça keyif aldım doğrusu.

Hepimiz EXPO’nun ne anlama geldiğini biliyoruz. Özetle ülkelerin kendilerini görücüye çıkardığı bir uluslararası sergi organizasyonu olarak tanımlanan EXPO için özellikle ticari amaç taşımadığının – dolayısı ile bir fuar olmadığı- altı çiziliyor. İlki 1851’de Londra’da gerçekleştirilen bu etkinliğin, aslında o günden bu yana ülkeler arası rekabet ve global gelişimin üzerinde nasıl bir etkisi olduğu pek çok açıdan malum. Daha sonra, Eiffel kulesinin açılışının onuruna 1889 da Paris Expo düzenlenirken takiben Fransa buradaki fırsatın peşini bırakmıyor ve uluslararası bir organizasyon olarak 1928’de kurduğu BIE (Le Bureau International des Expositions) ile 160 ülkeyi üye yapıyor.

BIE, EXPO’ları, insanlığın gelişimine ve sorunlarına dikkat çeken bir etkinlik olarak tanımlıyor. Bu nedenle aday üyelerden gerçekleştirilen her bir başvuru, kendisine bir tema belirlemek ve seçici kurullar için bu temayı olabildiğince iyi bir biçimde sunmak durumunda. Bu yıl Milano’da açılacak EXPO’nun teması “Feeding the planet; Energy of life” (gezegeni beslemek; yaşamın enerjisi) olarak kabul gördü. EXPO’ların kendisi bu ulvi amaçlara sahip olsa ve her ne kadar kar amacı gütmediklerini belirtse de bu tür organizasyonlarda asıl kazanç üst kuruluşlar tarafından sağlanıyor. Nitekim adaylık süreçleri esnasında ödenen ücretler ve belki de başvurunuz seçilmediğinde çöpe gidecek olan başvuru yatırımları yüklü bir ekonomik ölçeğe sahip.

Türkiye de, geçtiğimiz yıllarda pek çok alanda global etkinlikler gerçekleştirmek üzere heveslendi. 2012’de İstanbul’da yapılması öngörülen IDA kongresi, yine aynı yıl başvurusu gerçekleştirilen ICSID Dünya Tasarım Başkenti adaylığı (ki bu yıl kapalı kapılar ardında tekrar başvuru yapılıyor), Olimpiyat adaylığı gibi, ancak sonuç bugüne dek hep hezimet oldu. Bu hezimetin pek çok gerekçesi var. Kanımca en önde geleni, şeffaflığı ve katılımcılığı, dolayısı ile yararlı işbirliklerini sağlayamamamız.

Milano’da düzenlenecek EXPO2015 için hatırlayabileceğiniz gibi İzmir, Milano ile kapışan kent oldu ve eğer başarılı olsaydı tanıtım ve lobi faaliyetleri için harcandığı belirtilen 68 milyon liralık bütçe belki kente aktarılabilirdi. İzmir şansını EXPO 2020 hedefi ile önümüzdeki yıllarda bölgede yapılması öngörülen 40 milyon dolarlık bir yatırımla deneyecek gibi görünüyor; en azından açıklamalar bu yönde.

Bir kente bu kapsamda bir etkinlik acaba ne kazandırır diye hazır bu denli yakınken tekrar bir bakmak istedim. EXPO 2015 de kendi sitesinde hiç tatmin edici olmayan bir cevap vermiş bu soru ile ilgili. Bu organizasyon ve yatırım, kente turistik kazanım sağlayacakmış ve elbet site, bir park ve etkinlik alanı olarak sonradan da kullanılacakmış. Şaşırmayın gerçekten de sadece bu kadar verilen cevap. Tek başına tema ile bir bağlantı kurulmamış olması bile yeterince büyük bir ihmal bana göre. Ekim ayı sonuna dek gezegendeki açlık ve beslenme sorunlarına eğiliyorsunuz, yaşam enerjisi ile ilgili iddialı bir tema taşıyorsunuz, hatta bunu simgeleştirip dev bir hayat ağacı inşa ediyorsunuz; ancak bulunduğunuz ve kaynaklarını kullandığınız kente bu alanda hiçbir katkı ifade etmiyorsunuz! Turizm bahsedebildiğiniz tek şey… Sanıyorum EXPO’ların amacını yeterince açıklıyor bu yaklaşım. Maalesef büyük paralar harcanarak gerçekleştirilen, ülkelerarası bir boy gösterme ve PR unsuru olmaktan öteye geçemiyor, bol bol da turist çekiyor.

2010 yılında Şangay’da EXPO’yu gezmiştim. Ülke stantları denen yapıların her biri birbirinden anlamsızdı. Tasarım ve anlam bağlamında aralarında Birleşik Krallık’ın da olduğu bir kaç yapı vardı ki bunların da önündeki uzun kuyrukların yanlarına “bekleme süresi 6 saat, 10 saat hatta 12 saat” biçiminde tabelalar konuyordu. Anlam ve iyi içeriğin kazandığının iyi bir göstergesiydi. Sadece bu dengeyi kuranlar Şangay’dan geriye iz olarak kaldı. Bu çerçeveden bakıldığında tasarım alanında epey yol kat etmiş olan Milano’nun de kentlilerine merkeze 50 km mesafede iyi tasarlanmış bir etkinlik ve park alanı kazandıracak olmalarından daha elle tutulur bir kazamın gerçekten de görünmüyor. Bu da iyi bir şey herhalde, Milanolular’ın bu kazanımdan tatmin olmadıkları, kent içerisindeki güzelim tarihi binalara acımadan yazılmış sloganlarda kendini gösteriyor. Pek çok mahallede görmek mümkün: NO EXPO!

Kentin gerçek kullanıcıları, hedeflenen turistler geldiğinde ne ile karşılaşacaklarını tasarım haftası deneyiminden gayet iyi biliyorlar ve fazla turisti onlar değil, yerel yönetimler istiyor. Beni evinde ağırlayan Maurizio işte tam bu sebeplerden artarda gelecek tasarım haftası ve Expo açılışı nedeni ile yılık iznini şimdiden kullanıyor ve yarın bir aylığına yaşadığı şehri bırakıp Peru’ya tatile gidiyor!

Reklamlar

Orada Bir Köy Var Uzakta… ( Arkitera’da Mart ayında yayınlanmıştır )

Yaşama savaşını kentte sürdüren tasarımcı ve mimarlar için kırsala kaçmak sanki daha iyi düşünebilmek, dağılan konsantrasyonu geri toparlayabilmek, yalınlaşabilmek, yeni projelere başlayabilmek gibi pek çok farklı anlamlar da kazanıyor.
Orada Bir Köy Var Uzakta…

Paris’ten bir trene binip, Fransa’nın güneyindeki küçük bir kasabaya doğru yol aldığımda aslında nasıl bir deneyimin içinde olacağımın tam da farkında değildim. Tren istasyonunda bizi karşılayan araç 1,5 saat mesafedeki adrese götürürken, etrafım gittikçe sadeleşmeye ve yaşam izleri daha da azalmaya başladı. Ancak 10-15 haneli ve küçük meydanlı kasabaların sokaklarda kimsecikler bulunmuyordu. Yol gittikçe daha da yabani bir doğaya kavuştuğunda Boisbuchet’ye de varmıştık zaten.

Alışkın olmadığımız bir coğrafyanın ve yaşam alanının içinde bulmuştuk kendimizi. İçinde bir göl ve at çiftliği bulunan bu oldukça geniş arazinin içinde bir şato mimarisi, bir değirmen binası, müştemilat yerleşkesi ve asırlık ağaçlar ilk karşılaştıklarımız oldu. Bahsettiğim ortam söylediğim gibi medeniyetten bir hayli uzakta, telefonun sorunlu çektiği, internetin ise neredeyse sıfıra yakın olduğu bir yer.

2011 yılında, bahsettiğim bu harika yere, Domain de Bousbuchet’ye, buranın kurucusu olan, Alexander von Vegesack’ın davetlisi olarak gittim ve sonraki 7 gün boyunca, içinde yuvarlanıp durduğumuz kentli yaşantısının dışında bir ortamda dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlarla birlikte yaratıcı projeler üretmenin, izlemenin, deneyimlemenin keyfine vardım.

Alexander ile Vitra’nın kurucusu olan Rolf Felhbaum’un yönlendirmesi ile tanışma fırsatı bulmuştum. Daha sonraları pek çok ortak projede kafa patlatabilme şansımın olduğu tasarım duayenlerinden biri olarak da hayatımda önemli bir yerde muhafaza ederim kendisini; sevgi ve sonsuz bir saygı ile. Alexander’ın hikayesi bir yana, asıl mesele onun, kariyerinin başlangıcında sahip olduğu Thonet koleksiyonunun satışından elde ettiği gelirle bu araziyi ve mülkü edinmiş olması ve burayı bir tasarım köyü olarak yıllardır kurduğu vakıf ile işletmesi, genç tasarımcılar için ortak yaratımın eşsiz bir vahası olarak hizmete sunması.

Domain de Boisbuchet, sorduğumda bana verilen bilgiye göre o güne kadar pek Türkiye’den konuk ağırlamıyormuş; gelenler de daha çok yurt dışında okuyan Türk gençlermiş, ama şimdilerde pek çok gencin buradaki eğitimlere katıldığını gözlemliyor, seviniyorum. Bu deneyimden sonra çeşitli vesilelerle, film tanıtımlarını ve atölyelerini burada da gerçekleştirme şansımız olmuştu.

Her yıl Haziran ayında açılan sezon boyunca, alanında öncü tasarımcıların önderliğinde, süreleri 7 ile 15 gün arasında değişen, bazen bir kaç haftayı bulan atölyeler düzenleniyor bu tasarım köyünde. Öncü tasarımcılar ve mimarlar derken, Shigeru Ban, Jaime Hayon, Bouroullec kardeşler gibi isimlerin, daha niceleri gibi burada atölyeler düzenlediğini belirtmekte fayda var. Belli bir ücret karşılığında katılıyorsunuz bu atölyelere, çok da ucuz değil hani ve karşılığında oldukça mütevazi şartlarda konaklama, yaşama ve yemek– ancak karnınızı doyuracak kadar – ile birlikte eşsiz bir “birlikte yaratma” deneyimi elde ediyorsunuz. Edindiğiniz dostluklar ve tanışıklıklar da cabası. Her atölye günü kedi balıkları ile dolu ve pek tekin olmayan gölde yüzerek, kano yaparak veya güneşlenerek, ya da inzivaya çekildiğiniz köşenizde yaratımlarınıza devam ederek, geceleri yıldızların altında huzurla veya grupların düzenlediği şamatalı eğlencelerle sona eriyor. Ayrılıklar garanti gözü yaşlı gerçekleşiyor. Zaman zaman Şato binasında esaslı bir sergi açılıyor ve katılımcılar imece usulü canla başla çalışıyor bu etkinlikler için. Dünyanın öncü cam laboratuvarı Corning Müzesi ve Tayvan’nın Xue Xue Vakfı destekçiler arasında. Atölyeler ve projeler kapsamında Swarovski, Amorim, Hermes gibi sektörel devler de zaman zaman etkinlikler düzenliyor bu yerleşkede ve atölyelere destek oluyorlar.


2013 yaz çalıştayı

İşler çok mu harika gidiyor? Çok mu kolay yürüyor? Elbette hayır. Kültür ve sanat etkinliklerinin zorlukları, bir vakıf olmanın tüm yükü bu güçlü kuruluşta da elbette hissediliyor. İnsanların bireysel çabaları, katkıları, daimi emekleri ve özverileri olmasa asla olmayacak, yaşatılamayacak bir mucize gibi hayatını sürdürüyor bu ıssız ortamda Domaine de Boisbuchet, ziyaretçilerinin aklında, kalbinde derin izler bırakarak.

Kentlilerin kırsal özlemi bilindik bir duygu. Çoğu insan bunu bir dinlence, emeklilik hayali, kaçış olarak görürken, yaşama savaşını kentte sürdüren tasarımcı ve mimarlar için kırsala kaçmak sanki daha iyi düşünebilmek, dağılan konsantrasyonu geri toparlayabilmek, yalınlaşabilmek, yeni projelere başlayabilmek gibi pek çok farklı anlamlar da kazanıyor. Şu efsanevi röportaj sorusu olan : “En çok nereden ilham alıyorsunuz?” un cevabı çoğunlukla “Seyahatlerimden” biçimindedir yaratıcı insanlar arasında. Eski bir atasözünü de anmak gerek: Tebdili mekanda ferahlık vardır. Farklı rotalara yönelmek, farklı havaları teneffüs etmek, yeni insanlarla tanışmak, bilmediğimiz şeyleri öğrenmek, deneyimlemek her zaman yaratıcı yeteneklerimizi geliştirip ortaya çıkarıyor demek ki.

Güncel sanat alanında “residency” programlarının bunca yaygın olmasının sebebi işte bu duygudan yararlanmak; böylesi bir ihtiyacı karşılayarak yeni üretimler elde edebilmek için motivasyon yaratmak. Domanie de Boisbuchet benim tasarım alanına odaklanmış benzerleri arasında deneyimlediğim en başarılı örneklerden biriydi.

Tasarım köyü kültürü zaten yıllardır bizim topraklarımızda da yaşatılmaya çalışılan bir kavram. Pek çok mimar ve tasarımcının şimdiye kadar katıldığı irili ufaklı atölyeler bir süredir varlar. Benim henüz katılmadığım ama kurulduğu günden bu yana yakından takip ettiğim Yahşibey Tasarım Atölyeleri 2006’dan beri çalışmalarını sürdürüyor. Üniversitenin dışında bir eğitim ortamını, gençleri işin ustaları ile buluşturarak, paylaşarak, eğlenerek yaratmayı kendine ideal edinmiş bir grafik tasarımcı olan Emre Senan, bu köy için Ayşegül İzer ile birlikte bir vakıf kuruyor. Bu vakfa dair görüşlerini kendi cümleleri ile aktarmak istiyorum: “Emre Senan vakfı bir zorunluluğun sonucudur. Benim ülkemde kar amacı gütmeyen bir şirket kuramazsınız. Kapitalizm kar etmenizi ve vergi vermenizi ister. Niyetiniz paranın konuşulmadığı bir iş yapmaksa işiniz zor demektir. Biz de çaresiz bir vakıf kurduk. Devletle hala para konuşuyoruz, ama çalışmalarımıza katılanlarla asla”.

Gerçekten de bu atölyelere katılanlar bir para ödemiyor, burada atölye liderliği yapanlara da bir para ödenmiyor. Çalışmalar sponsorluklarla desteklenmiyor ama elbet her türlü maddi desteğe, binanın ihtiyaçları ve işlerin sürdürülebilirliği için makbuz karşılığı açıklar. Senan yaptığı işi her ne kadar kendi deyimi ile ” enayilik” olarak nitelendirse de, günümüze kadar yolu buradan geçmiş öğrenciler, ortaya çıkan projeler ve sayısı gün geçtikçe artan uluslararası katılım gözlemlendiğinde bu özverili işin ne kadar eşsiz olduğu ortaya çıkıyor. Nevzat Sayın tarafından tasarlanmış bu köy evinde katılımcılar ortak bir bütçe yapıyorlar, birlikte uyuyup, birlikte pişiriyorlar. Birlikte çalışıp birlikte üretiyorlar.

İçinde bulunanlar için, evet vakıf işi bir çılgınlık, ancak kültürel gelişim amacı ile yola çıkan her kesimin de başvurduğu yöntem bu. Belirli bir doygunluk noktasından sonra, deneyimleri paylaşmak ve/veya eğitim projeleri gerçekleştirmek, koleksiyon sergilemek, kültürel etkinliklerde bulunmak için, eğer bu işi ticari ideallerle yapmıyorsanız, bir vakıf kurmanız kaçınılmaz.

İstanbul Tasarım Vakfı da benzer ideallerle 2013 yılında kuruldu. Koleksiyon Mobilya’nın kurucusu mimar Faruk Malhan tarafından kurulan vakıf yerel ve global benzerleri ile aynı hedeflere sahip bir kültür kurumu. Çalışmalarını olgunlaştırdığı bu kuruluş sürecinde çok da göz önünde bulunmayan vakıf düzenlediği konferanslar, atölye çalışmaları ile kendini çevresi içinde şimdiden kabul ettirdi. İstanbul ve İstanbul’un dışında farklı projelerle gelecekte büyük boşlukları dolduracağı açık olan vakfın en heyecan verici girişimi ise Bodrum’da kurulmakta olan tasarım köyü. Henüz inşaat aşamasında olan bu köy ve planlanan çalışmalar hakkında, sevgili Malhan’a söz verdiğim için fazla bilgi paylaşmayacağım. Ancak, gerek kentten kırsala kısa süreli de olsa kaçış yapacak profesyoneller ve öğrenciler için, gerekse Bodrum’da yaşamlarını sürdüren üretken ve yaratıcı yetenekler için oldukça kapsamlı bir yerleşkenin çok yakında hizmetlerinde olacağını belirtebilirim.

Yazımın başında bahsettiğim Domain de Boisbuchet’nin belki de ruh ikizi diyebileceğim bir başka yaratıcılık kışkırtan merkez ise, Bayburt’a 1,5 km. mesafedeki Baksı Müzesi yerleşkesi. Buraya ruh ikizi dememin sebebi, aslında son derece zıt olan doğal çevrelerinin insan üzerinde yarattığı etkinin şaşılacak biçimde aynı olması yerleşke içindeyken, büyük bir yoksunluğun ortasında kendinizi bir düşün ve üretim çanağının içinde hissetmeniz. Etrafınızı saran gerçek bir izolasyon duygusu. Baksı müzesi geçtiğimiz yıl Avrupa’nın iyi müzesi ödülüne layık görüldü. 2015 yılı ile 10. yaşına basan Baksı Kültür ve Sanat Vakfı, değerli ressam Hüsamettin Koçan ve eşi Oya Koçan tarafından, destekçileri sayesinde kurulmuş. Vahşi kayalıkların ortasında farklı mimarisi ile var olan bu yerleşke, bir müze olmanın ötesinde, konukevleri ve sosyal mekanları ile aynı zamanda tasarım odaklı ve sanatsal yaratımlar için çeşitli atölyeler de barındırıyor. Kil, baskı, dokuma, yontu veya metal işlerin yapılabildiği bu atölyeler proje bazlı kullanımlar için yaz aylarını kapsayan sezon boyunca planlanıyor. Koç ve Enka okullarının son yıllarda öğrencileri ile burada atölyeler düzenlediğini öğrendim. Yeni liselerle de görüşmeler devam ediyor. Liseli öğrencilerin sadece yaratıcı öğrenme için değil, Anadolu’nun uçsuz bucaksız kültürünü, insanını tanımaları için de bu yerleşkede vakit geçirmelerini çok önemsedim. Umuyorum, Baksı, gün geçtikçe genişleyen çevresi ile tasarımcıların benzer atölye çalışmaları gerçekleştirdikleri etkin bir merkez haline gelebilir. Vakfın amacı yerel üretimi ve kalkınmayı destekleyerek göçün önüne geçmek. Bu, aslında tarafların karşılıklı kazan kazan durumu ile sağlanması hiç de ütopik olmayan bir amaç. Tasarımcılar kendi öz yaratımlarına bir heyecan, bir ilham katmak için, öğrenciler yeni bir coğrafyada paylaşımcı öğrenim deneyimlemek için Baksı’yı ziyaret ederken, yörenin insanları da uzaklardan gelen bu yeni insanlardan öğrenecekler, ortaya yeni fikirler, ürünler, üretimler çıkacak ve kim bilir bunlardan bazıları öyle sürdürülebilir olacak ki, yerel kalkınma gelişecek. Gençlerin tek düşüncesi, köylerini terk etmek iken işler tersine dönecek ve kendi köylerinin başkaları için bir cazibe merkezi olduğunu fark edecekler. Hayal mi? Bence asla değil.

Bu yazımı kafamda şekillendirirken, neden olduğunu bilmediğim bir biçimde aklıma sürekli kısa zaman önce alıp okuduğum bir roman takılıp takılıp durdu. Enis Batur’un Kitapevi isimli bu kısa hikayesi Dragos’ta yazara miras kalan, sahibi meçhul bir kitapevini konu edinmişti. Ağaçlar arasında cam ağırlıklı mimarisi ile dikkat çekici olan bu yapı ve içindeki kitap koleksiyonu, belli ki sahibinin gönlünde yatan bir ideal olarak titizlikle hayata geçirilmişti. Yazarın binayı, çevresini ve içindeki kitapları tasviri, tasarımcı ve mimarların ortak çalışmalar yürüttükleri bu tasarım köylerindeki ruh hallerini anımsatmıştı bana, belki de bunca yakın durmam bu nedenle olmuştu bu kitaba da. Derken kısa zaman sonrasında, İzmir kentinde tasarım farkındalığını yaratma alanında bayrağı her zaman en önde taşıdığını düşündüğüm sevgili Tevfik Balcıoğlu’nun bir tasarım kütüphanesi inşa ettiğini öğrendim. Burası öğrendiğim kadarı ile çalışmalarını yıllardır sürdüren Tasarım Tarihi Topluluğu’nun olacakmış; İşte heyecan verici bir yer daha.

Son olarak Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin tarafından Şirince’de kurulmuş olan Nesin Matematik Köyü’nün, kültür ve sanat alanında genişletileceğini de duydum. Burada zaten felsefe, sinema gibi alanlarda programlar düzenlendiğini duymuştum. Bu gelişmeyi de yakından takip ediyorum.

Kolektif çalışma kültürü ve paylaşımcılık, tasarım ve mimarlık alanındaki en üst düzey duygulardan. Pek çok değerli kimsenin kalkıp da sanki hiç dertleri yokmuş gibi başlarına böylesi işler açmalarının yegâne sebebi de bu yüksek bilinç. Bu tesisleri, yerleşkeleri kurmak bir yana bunları işletmek, yaşamalarını sağlamak belki çok daha zor. Maddi ve manevi olarak yıpratıcı. Ülke şartlarında baktığınızda ise tam bir delilik. Ama bu onları durdurmuyor. Gerek profesyonellerin gerekse öğrencilerin hizmetine sunulan bu kültür kurumları herkese kucak açmış bir biçimde bizleri bekliyor. Projelerimizle, desteklerimizle, katılımlarımızla buraları daimi kılmak artık bizlerin elinde. Uzaklardaki her köy aslında bizler için var. Köylerin bizlere bizlerin de bu köylere ihtiyacı var.

Bahsettiğim tüm yerleşkeler için daha fazla bilgi almak isterseniz lütfen aşağıdaki web sitelerini ziyaret edin.

http://www.boisbuchet.org/
http://www.yahsiworkshops.com
http://tasarimvakfi.org
http://baksi.org
https://matematikkoyu.org/
https://twitter.com/4torgtr

SANATÇI OLSAYDIM ALİ KAZMA OLURDUM. ( SANATATAK, ŞUBAT 2015)

Ali Kazma’nın “Zamancı/ Timemaker” isimli sergisi Emre Baykal küratörlüğünde ARTER’de açıldı. Sanatçının 2005’ten bu yana ürettiği işler arasından seçilmiş 22 video, 5 Nisan 2015 tarihine kadar izlenebilecek.

Bu sergi hakkında kritik yazmak, daha doğrusu güncel sanat alanında ahkam kesmek bana düşmez, ilgi alanım değil. Kazma’nın sergisini – dolayısı ile işlerini – aslında tasarımcıların ilgisini çekmek amacı ile bu yazıma konu etmek istedim. İlk izlediğim “Saat Ustası” (2006)  isimli videosundan bu yana, takip ettiğim az sayıdaki sanatçı arasında bulunan Kazma’yı bir tasarımcı gözüyle beğeniyor ve izliyorum.

Sanatçının bu video dizisinde biz tasarımcılar gibi üretim ile her an içli dışlı olan kişilerin ilgisini cezbeden çok yan var. Sanatçının, “Engellemeler/ Resistance” ismini verdiği bu dizi her ne kadar kendisi ve serginin küratörü tarafından daha çok  yaşam, zaman ve her ikisi arasındaki dengeyi kurmaya (belki de böylece  varolmaya) çalışan insan ekseninde açıklansa da, bir tasarımcı açısından işlerin ortaya koyduğu üretim, üretimhane, el işi, zanaat, endüstri gibi boyutlar daha çok öne çıkıyor. Kazma bunların tümünü, bir sanatçı hassasiyeti ile öyle estetik ve sabırla belgeliyor ki gıpta ediyorsunuz. Kendi varolma mücadeleniz içerisinde her gün, her an, belki de aynı insanlarla tanışmış, karşılaşmış, aynı zamanları o mekanlarda geçirmiş, aynı süreçlerin içinde defaten bulunmuş, her bir tekniği, her bir makine işleyişini belki de beyninize kazımış olabilirsiniz; ama işte Ali Kazma,  başkalarının sıradan olarak niteleyebileceği  bu unsurların tümüne sanatçı bakış açısı katıyor; sizi bu işlerin, insan ile emek, emek ile zaman arasındaki uçsuz bucaksız ilişkinin derinlerine çekip götürüyor. Günlük işlerin telaşı ve koşuşturmacası içinde, bir sanatçı lüksüne sahip olamamak, o anların o süreçlerin keyfini çıkaramamak..  Bir de bunları düşündüm izlerken.

Sergilenen videoların tümünü başından ayrılmadan izledim. Aslında ilk kez tümünü bir arada, ve yeni eserlerle bir arada görebildiğim için mutlu oldum ve bunca vakit ayırabildim diyelim. Hazmederek izlediğim tüm işlerde, çekimlerin estetiğine kapılıp gittim. Göz cerrahisi, saat tamircisi, cam üretimi, sahne arkası, kot imalathanesi.. gibi sıralanabilecek pek çok görüntü içerisinde belgelenenler öylesine gerçek hayattan ve öylesine insana dair ki izleyiciyle doğrudan bir bağ kuruluyor doğal olarak. Kendinizi akışa bıraktığınızda, kot ütüleyen bayanın kınalı parmaklarına, böylesine seri bir iş yaparken ne çok takı takabildiğine hayran kalıyorsunuz kadın halinizle. Aradan belli belirsiz Calvin Klein markası görünüyor görüntülerde bir an… Şişirilen her iki paçanın, kalça kesimine itina ile zımpara yapıyor bir mavi yakalı, tek tek elleri ile.. yıpranmışlık hissini verebilmek için (ki bu sahneyi Venedik bienali zamanında da izlemiş olduğum halde defalarca daha izleyebileceğimi hissettim, hissettirdiklerinin gücünü kaybetmeden). Pek çok insanın bedenleri ile, elleri ile, sabırla, tekraren yaptığı işler ”ve herşey sonuçta kıçımıza geçirdiğimiz iki parça denim örtü için.. öyle mi?“ dedirtiyor bu iş aslında insana.

Belki bunca sevmem bu işleri hep anılarıma, hayatıma dokunduğundandır (ama istisna olduğumu sanmıyorum, çünkü öyle gündelik hayat manzaraları ki bunlar, pek çoğunuza da dokunuyordur). Ben küçükken annemin Singer marka dikiş makinesinin tepesindeki çubuğa taktığı makaradan çıkan ipliği izlemeyi severdim. Onun ta en alttaki gizli bir bölmedeki mekiğe kadar giderken geçtiği çeşitli delikler, kanallar arasında uzun bir yolculuğu vardı ve makine çalışınca bir titreşim olurdu. Kazma da tekstil endüstrisini belgelerken, ipliklerin dansına yer vermiş örneğin. Elbet bu kez endüstriyel ortamda titreşen pek çok iplik, görüntüde bir sanatçı duyarlılığıyla sanat eseri olmuş. 

Ya da başka bir anı: Bizleri pek meşhur kırmızı beyaz çizgili, mavi okul otobüslerine doldurup bir kaç farklı fabrikaya götürmüşlerdi üniversitede. O fabrikalar arasında beni en çok etkileyenlerden biriydi Ereğli Demir Çelik Fabrikası. Kazma’nın erimiş metal çekimleri başka bir yerden olmalı ama aynı büyülü görüntüleri görmek harika ve ortak heyecanı hissetmemek mümkün değil. Makinesel bir doku var görüntülerin pek çoğunda. Bu doku üretimdeki tekrarı, ritmi, çokluğu vurgulamak üzere çıkıyor karşımıza. Sadece sanayi üretimi yok “Zamancı” sergisinde.. Bir zanaatkarın sabırla, elini titretmeden, ağır ağır salladığı fırça darbeleri de var. Cam üfleyicisinin teri, dansı, müthiş nefesi de. Defalarca izlediğim bu üretim sürecine Kazma’nın güzü ile bakmak bana ayrı bir keyif verdi. Pipoyu yuvarlarken, tek parmağını havaya kaldıran cam sanatçısının bu hareketini yakalaması yüzümde bir tebessüm oluşturdu ve bana bir kaç yıl önce kaybettiğimiz Cam Ocağı Vakfı’ndaki sevgili ustamızı anımsattı. Ali Kazma’nın Fransa’daki kristal fabrikasındaki üretim süreçlerini görüntüleyen “kristal“ isimli işi de ilk kez sergileniyor bu arada burada.

Zaman, insan, zaman içinde varolmaya çabalayan insan… Sadece üretim ile değil, mekan duygusuyla da irdeleniyor bu kavramlar işlerde. Galatasaray Lisesi’nin  koridorlarındaki yalnızlığı,  sıralarındaki intizamı veya sosyal mekanlarındaki yaklaşımı, başka bir mekanda, bu kez bir hapishanede  neredeyse aynı duygularla izlemeye ne demeli? Farklı zamanlarda. farklı algılarla fark edilmeyecek bunca güçlü bir vurguyu bir sanatçı duyarlılığından başka ne serebilir gözler önüne? Engellemeler 16’da zamana karşı direnç var. Sanatçı tarafından görüntülenen ev içindeki objeler ve eşyalar tarihe, geçmişe öyle sıkı sıkıya bağlı geldi ki bana, geleceğe direniyor sanki.

Her bir işin izleyici olarak üstümdeki etkisini burada yazmak gereksiz. Ne var ki tavsiyem tüm tasarımcıların da bu sergiye ilgi göstermesi, gidip bu videoları tek tek izlemesi. Telaş içinde kaçırdığımız o anları bir sanatçı gözünden deneyimlemesi. İnsan, yapan ve üreten insan hakkında farklı düşünmeye aracı oluyor bu işler. Oradan yaptığımız işleri sorgular hale de gelebilirsiniz. Benim her defasında geldiğim nokta bu.

Bir sanatçı olsaydım sanırım Ali Kazma olurdum! Sanatçının işlerini izlediğimde bir yandan hayatımda çok önemli bulduğum iki kitabı da anımsıyorum. Bence büyük parallellikler taşıyor. Sanki bu iki kitapta okuduğum ve çok önem verdiğim pek çok cümleyi buluyor gibiyim bu işlerin satır aralarında. Yazımı sabredip de sonuna kadar okuyan sevgili okuruma bu iki kitabı da- eğer okumadılarsa- tavsiye edeyim başucu kitabı niletiğinde. Biri Walter Benjamin’in kültü: The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction,” diğeri ise Matthew Crawford’un İngliizce baskısındaki yeni ismiyle “The Case for Working with Your Hands.”

YAZININ ORJİNALİ ŞU ADRESTE: http://sanatatak.com/view/Sanatci-Olsam-Ali-Kazma-Olurdum/1422

2015 Yılında Gelen En Yeni Oyuncu: Chicago Architecture Biennial ( #arkitera, ocak 2015 )

Sayıları gün geçtikçe artan mimarlık ve tasarım etkinliklerine 2015 yılında bir yenisi daha ekleniyor. 1 Ekim 2015 tarihinde açılacak ilk Şikago Mimarlık Bienali en az 14.’ sü geçtiğimiz aylarda sonlanan Venedik Mimarlık Bienali kadar ilgi çekeceğe benziyor.

2014’ün en büyük mimarlık olayı olan 14. Venedik Mimarlık Bienali 23 Kasım 2014 günü kapandı. Rem Koolhaas’ın “Fundamentals”(temeller) kavramsal çerçevesi etrafında düzenlenen bienalin 228.000 izleyici tarafından gezildiği kayıtlara geçti. 6 hafta süren bienalin sadece ön izlemesi için bir kaç günde 12.214 kişi Arsenale’ye akın etti.

Bienale bu yıl aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 10 yeni ulusal katılım oldu. Böylece 65 ulusal temsil, (Giardini de 28, Arsenale’de 27, kent içinde 10 ülke) tarihi bir rekor olarak gerçekleştirildi.

Bienal süresince 22 yan etkinliğin yanında, mimarlık buluşmaları, bienal seansları, öğrenci etkinlikleri, film gösterimleri de yapıldı. Öğrenci katılımı 38.243 kişi olarak belirtildi. Bienale 3346 basın temsilcisinin katıldığı belirtiliyor. 2502 makale yazılmış, 98 TV yayını gerçekleşmiş. Bienalin resmi web sitesini 6 ay boyunca 1.038.056 kişi kullanırken, Facebook sayfasını 226.912 kişi beğenmiş ve Twitter’dan da 251.000 takipçiye ulaşılmış.

Venedik kentine, mimarlık bienali de dahil olmak üzere sadece kültür ve sanat etkinlikleri için yılda 2 milyon turist ilave olarak geliyor. Niş bir alan olarak mimarlık bienali, görünüyor ki bunun neredeyse %10 unu teşkil edecek yakında. 1865 ‘den bu yana kent gelirleri bakımından büyük önem taşıyan bu etkinliklerin maddi getirisini hesaplamak ise oturduğumuz yerden oldukça zor, ancak işin ulaşım, konaklama, yemek, alışveriş gibi boyutlarını düşündüğümüzde sadece yaz aylarında gelen bu ek 2 milyon turistin nasıl bir kentsel katma değer kattığını en azından hayal edebiliriz.

Evet, kültürel ve sanatsal etkinlikler kentlerin ekonomilerine büyük ölçüde artı değer sağlıyor. Bu nedenle dünya üzerinde sayıları gittikçe artan miktarda etkinlik düzenleniyor. Sanat bienallerinin sayıları doyma noktasına ulaştığından yeni bienaller daha çok mimarlık, tasarım, grafik tasarım alanlarına yöneliyor. 2012 yılında Domus dergisinde yapılan bir sıralamaya göre dünya üzerinde mimarlık, grafik tasarım, tasarım ve kentsel tasarım alanında toplam 65 etkinlik görünüyordu. Geçtiğimiz zaman içinde eklenenleri, farklı alanları ve ölçekleri biraz daha küçük olanları, ticari fuarları da eklediğimizde bu sayı çok rahatlıkla 200 civarındadır.

Güncel sanat bienalleri alanında deneyimli organizasyonlar, ilave olarak tasarım ve mimarlık alanında da etkinlikler düzenleme konusunda girişimci oldukları zaman hem kendi etkinliklerinin periyodunu arttırabiliyor hem de farklı alanlarda kitlelere ulaşabiliyorlar. İstanbul’da bu kervana, Gwangju, SaoPaolo gibi kentleri takiben katılmıştı 2012 de. İkincisi 2014 yılında gerçekleşen Tasarım Bienali vesilesi ile İKSV ek olarak farklı bir alanda ortalama 100.000 civarında izleyiciye ulaştı ve uluslararası alanda ilave bir farkındalık sağladı.

Tekrar mimarlık alanına geri dönersek, bu denli büyük bir etkileşimden yararlanmak isteyen kentlerin sayısı belirttiğim gibi önümüzdeki dönemde gittikçe artacak. Bu bağlamda, 2015 de tanışacağımız en yeni oyuncu Şikago Mimarlık Bienali olacak.

Şikago, mimarlık alanında en az Venedik kadar ilgi çekebilecek bir kent. Ünlü mimarlara, akımlara ev sahibi olmuş bu kent Amerikan mimarisi üzerinde etkin bir rol üstlenmiş; kamusal sanat alanında sahip olduğu eserlerle de öncü bir atmosfer. Bu özellikleri çok iyi bilen ve bana göre kentin kültürel zenginliği bakımından girişimciliği ile göz dolduran Şikago valisi Rahm Emanuel de kentin mimarlık geçmişini avantaja dönüştürebileceğini ve bu pastadan bir pay alabileceğini iyi düşünmüş.

1 Ekim 2015- 6 Ocak 2016 tarihleri arasında gerçekleştirilecek ilk Şikago Mimarlık Bienali’nin eş kuratorleri Graham Vakfı’nın direktörü Sarah Herda, ve ilk İstanbul Tasarım Bienali’nin de kuratörlerinden de biri olan Joseph Grima olacak. Bienalin kavramsal çerçevesi, “The State of the Art of Architecture” ( Mimarlık Sanatının Durumu ) olarak açıklandı.

Bienalin teması, 1977 yılında mimar Stanley Tigerman tarafından düzenlenen bir konferanstan esinlenilerek belirlenmiş. Bu konferansa dönemin önde gelen mimarları davet edilmiş ve mimarlığın durumu tartışılmış.2015 yılında tekrar büyük bir mimarlık olayına hazırlanan Şikago da bienal çerçevesinde 1977’deki bu ruhun tekrar yaşatılmasını ve etkisinin genişletilmesini hedefliyor.

Mimarlık sadece binalar tasarlamaktan öte, dinamik bir kültürel pratik olarak ele alındığında, etkilerinin kentsel yaşamda ve sanatta, performans, film, çevre ve yeni teknolojiler gibi farklı alanlarda nasıl görüldüğünü araştıracak Şikago Mimarlık Bienali. Barınma ihtiyacından eğitime kadar uzanan bir aralıkta pratiğin gündelik yaşamlardaki rolünü ortaya koyarken, çevresel duyarlılık, ekonomik gelişme gibi farklı sorumllukuların da altı çizilecek. Bienal aynı zamanda yerel insan kaynağının global ağlarla buluşmasını da hedefliyor. Bu çerçevede mimarlar sanatçılar, tasarımcılar, planlamacılar, aktivistler, politika belirleyiciler gibi günümüz problemlerine farklı yaklaşımlar getiren tüm profesyonelleri de davet ediyor.

Bienalin ana alanı Şikago Kültür Merkezi olarak belirlenmiş. Burada genç ve yetenekli mimarların yeni ve ısmarlanmış işleri sergilenecek. Bunun dışında kent bir kanvas olarak ele alınacak ve farklı enstalasyonlar Milenyum Park’ından kentin ara sokaklarına kadar yayılacak. Kentin güneyinde gerçekleştirilecek kamusal programlar sanatçı Theaster Gates tarafından geliştiriliyor. Bienal süresince farklı kurumların ve öğrencilerin yan etkinliklerini de izlemek mümkün olacak.

Ilk Şikago Mimarlık Bienali de pek çok bienal gibi bir danışma kurulu tarafından gözetiliyor. Bu kurulda şu isimler var: David Adjaye (Londra), Elizabeth Diller (New York), Jeanne Gang (Chicago), Frank Gehry (Los Angeles),Stanley Tigerman (Chicago), Sylvia Lavin (Los Angeles), Lord Peter Palumbo (London), ve Hans Ulrich Obrist.

Mimarlık etkinliklerinin ve basınının yakın takipçilerinin bildiği dünyaca ünlü mimarlık fotoğrafçısı Iwaan Baan, Şikago mimarlık bienalinin ilk ısmarlama işini yapacak kişi olarak açıklandı. Baan, kentte çektiği fotoğraflarla bir Şikago güncesi hazırlayacak. Bu iş bienal süresince sergilenecek ve aynı zamanda bienal kataloğunda da bulunacak. Fotoğrafçının havadan ve yerden çekeceği fotoğraflar arasında kentin günlük yaşantısının yanısıra önemli noktalarının da belgelenmesi bekleniyor. Bunların arasında Skidmore, Owings ve Merill tarafından 1960’ların sonlarında tasarlanmış olan Hancock Tower ve Mies van der Rohe tarafından tasarlanmış tarihi Illinois Institute of Technology kampüsü gibi önemli yapılar bulunuyor.

Şikago mimarlık Bienali de dünya üzerindeki pek çok kültürel etkinlik gibi yerel yönetim desteği ile ortaya çıkmış şanslı etkinliklerden biri. Bienalin gerçekleşmesi için iki kuruluş, Department of Cultural Affairs and Special Events of the City of Chicago (DCASE) ve Graham Foundation for Advanced Studies in the Fine Arts, birlikte omuz omuza vermişler. Bienal için kar amacı gütmeyen özel bir yapı olarak CAB Inc. kurulmuş. Elbet bu birliktelik her etkinlikte olduğu gibi burada da sponsorlar tarafından destekleniyor. İlk Şikago mimarlık Bienali’nin ana sponsoru, kentte daha önce, Gehry tarafından tasarlanmış olan Millennium Park’ın da yapımına destek sağlamış olan BP olmuş.

Bu arada, Şikago Mimarlık Bienali kapsamında 18 Aralık’ta duyurusu yapılan bir yarışmayı da buradan duyurmak isterim. Uluslararası katılıma da açık olan bu yarışma: Lakefront Kiosk Competition. Michigan gölü kenarında konumlanacak küçük bir yapı tasarımını bekleyen bu yarışmanın kazananı aynı zamanda etkinliğin sponsor tarafından verilen “BP Prize” ın da sahibi olacak. Kazanan yapı bienal süresince Millenium Park’ta sergilenecek ve daha sonra inşa edilerek 2016 baharına kadar göl kenarındaki asıl yerinde kalacak. Kazanan tasarım 10.000 USD değerindeki ödülün yanısıra 75.000 USD tutarındaki uygulama bedeline kavuşacak. Başvurular 23 Mart’a kadar kabul ediliyor.Yarışma hakkında daha fazla bilgi için şu adresi ziyaret edebilirsiniz: http://chicagoarchitecturebiennial.org/lakefront-kiosks/

Etkinliğin sosyal medya hesapları ise şöyle:
Facebook.com/chicagobiennial
Twitter.com/chicagobiennial
Instagram.com/chicagoarchitecturebiennial

2014’ün tasarımda “en iyi” leri. #sanatatak / ocak 2015

2011 ve 2102’de Turkishtime dergisi beni en yaratıcı 50 kişisi listesine alıncaya kadar bilmiyordum bu listelerin varlığını ve önemini. Anladım ki listeler bazı şeyleri hap gibi hızlı alıp yutmak için birebir .Yine de benden tasarım dünyasının 2014 listesi istendiğinde yıl sonu liste furyasına katılmak istemedim. Bazı şeylerin yılın sonunda güme gittiğini düşünüyorum. Yılın ilk günlerinde ise “aynı” şeyler daha taze geliyor insana. Yeni yılın başı itibarıyle 2014 tasarım dünyasından da bir doz liste işte…

En kötüler listesi istenseydi daha hızlı ve çabuk yapabilirdim ama olumsuz fikirlerimi olabildiğince kendime saklamayı öğreniyorum yavaş yavaş. Zaten eleştirmek, kötülemek çok kolay ve bunu sık yapıyoruz ama alkışlamayı, tebrik etmeyi pek bilmiyoruz. Bu nedenle bende en çok iz bırakanları listelemeye çalışacağım; buyrunuz benim en iyiler listem. İçinde eşyalar, ofisler, etkinlikler var.. Ama daha önemlisi onları ortaya çıkaran insanlar var. Umarım keyif alırsınız (Bu yazıya başlarken aklımda hiçbir şey yok henüz; emir büyük yerden geldi başladık bakalım kimler gelmiş kimler geçmiş..)

1. EAA OFİSİ ve SANCAKLAR CAMİİ

Emre Arolat, bu ülkede yaptıklarından ötürü en çok eleştiri alan mimarların başında geliyor. Bir Emre Arolat fanatiği değilim ama iş yaşamımda aralıklarla da olsa kesiştiğim bu mimarı, 10 yıldır takip ediyor ve tutarlı buluyorum. Yaptığı işleri hikayelemesini ya da hikayelerini sunuş biçimini beğeniyorum.Eleştirilerin ardında pek çok duygu var: Büyük işler ortaya koyuyor, iddialı işler ve dürüstçe bunların ardında duruyor. Durmakla kalmıyor konuşuyor, yazıyor, anlatıyor.

Benim 2014’te de, kim ne derse desin, kalbimi fetheden mimarlık şirketi EAA ve mimari yapısı da 2013 tarihli Sancaklar Camii oldu. Bu yapı 2013 Ekim ayında WAF ( Dünya Mimarlık Festivali ) dini yapılar birincisi seçildi ve 2015 için de Mies van der Rohe Avrupa Birliği Çağdaş Mimarlık Ödülü’ne aday gösterildi, mimarın diğer eserleri ile birlikte. Arolat’ın ofisi ayrıca geçtiğimiz yıl, Almanya merkezli Baunetz Media tarafından hazırlanan, “dünyanın en iyi mimarlık büroları” sıralamasında bir Türk mimarlık bürosu olarak ilk 50 arasında yer aldı.

Emre Arolat Architects ,Eylül-Ekim 2014 dönemine ilişkin listede 48’inci sıradaydı ve burası ünlü İngiliz mimar Lord Norman Foster’ın kurduğu Foster and Partners adlı büronun bir üst basamağıydı.

afoto

2. BAKSI MÜZESİ

2014‘ün son günleri, beni Zorlu’daki Raffles Otel’in balo salonuna sokan etkinlik, Baksı Müzesi’nin Avrupa Müze Ödülü alması şerefine düzenlenen davetti. Gözlerim çok sevgili Hüsamettin Koçan’ı ararken, kültür ve sanat dünyasının neredeyse bütün önemli isimleri ile göz göze geldim. Pek çoğu ile sohbet edebildim. Bu ortam şaaşalı galeri açılışlarının tersine ağırbaşlı, oturaklı ve dingindi. Güzel sohbet, güzel insanlar bir araya gelmişti. (Bunun için de Arhan Kayar- Esra Ekmekçi ve ekibini takdir etmek lazım.) Baksı Müzesi’nin gönül işi olan hikayesini burada değil zamanı gelince ayrı yazılarda anlatacağım ama eğer burada olup biteni bilmeyen hala varsa, acilen bu eksiğini kapamalı; bir göz atmalı.

Değerli ressam ve hoca Koçan’ın doğduğu topraklara gönül borcunu ödeme, yeniden kendi köklerinde yaşama biçimi Baksı. Koçan, konuşmasını, o güne dek hiç konuşma fırsatı bulamadığım sevgili eşi Oya Koçan ve yörenin tüm kadınlarına ithaf ederek gerçekleştirdi neredeyse. Etkilendim. Yılı bitirmeden çok uzun süredir yapmayı ihmal ettiğim o ziyareti gerçekleştirdim ve 2014’ün son haftasında Bayburt Baksı Müzesi’ni ziyaret ettim. Burada tanıştığım Oya Koçan’ı ve sohbetine samimiyetine her zaman hayran olduğum Hüsemettin Koçan’ı bir kez daha ayakta saygı ile alkışladım.

Kimsenin yapmadığını, önemsemediğini böylesine hayata geçirebilmek her şeyden önce cesaret ister. Müze (ki burası bir müze olmanın çok ötesinde bir kültür, yaratıcılık ve turizm merkezi) koca bir hiç ortasında vaha gibi bir nokta. Gerçek bir “Hiç” ten bahsediyorum.Koçanlar ve Baksı destekçileri bu hiç’in içindeki kırıntıları bir araya getirmek, ayakta tutmak, yaşatmak için her adımlarında bir mucizeye imza atıyorlar. Herşeyin “zor”, pek çok şeyin de “yok” olduğu bir coğrafyada, bir anlayışta, tam orta yere ödüllü bir sanat galerisi, seramik, resim, dokuma yapılabilecek yaratıcılık atölyeleri, etkinliklerin yapılabileceği bir konferans ortamı, bağışlarla büyüyen bir kütüphane yerleştirmişler.Ne kadar gitsek, ne çok desteklesek yine yetmez.Benim için 2014’ün müzesi yine yeniden Bayburt’un Baksı’sı oldu.

IMG_8870 IMG_8819 IMG_8651

3. SUPERPOOL

Bir diğer mimarlık ofisi 2014 listemin en iyileri arasında. Ama Superpool ‘a salt bir mimarlık ofisi demek yetmez. Sosyal bir mimarlık platformu bana göre. Superpool, aynı zamanda evli çift Selva Gürdoğan ve Gregers Tang Thompsen’in ortaklığında, 2006 yılında kurulmuş bir şirket.Selva ve Gregers, Hollanda- Rotterdam’da Rem Koolhaas’ın OMA ofisinde mesai arkadaşı olmuşlar. Ben de Selva ile bienal hazırlıkları sırasında beni (üşenmeyip Amsterdam’lara kadar gelerek!) Rem Koolhaas ile tanıştırması vesilesiyle tanışmıştım.Superpool, tasarım bienallerine olan katkısının dışında 2013’te kurulan Studio X”in de mutfağındaki isim, Audi Urban Futures Lab gibi pek çok uluslararası işbirliğinde Türkiye’den akla gelen ilk ofis. Kent için çalışmaları ile öne çıkıyor. Kent mobilitesi – toplu ulaşım, kültürel haritalamalar gibi pek çok çalışmaya da büyük emek sarf ediyorlar.

2014’te MOMA’da (Modern Museum of Art) açılan Uneven Growth – Tactical Urbanisms for Expanding Megacities (Düzensiz Büyüme:Genişleyen Megakentler için Şehirleşme Uygulamaları) isimli serginin İstanbul ayağını onlar gerçekleştirdiler. Kısacası Superpool, 2014’te etkinlikleri ile İstanbul’a değer üzerine değer katan genç ofis oldu. 2015‘te mutlaka takipteyiz.

moma-uneven-growth-istambul1

4. ERSA ve AYKUT EROL TASARIMI WALL

Türkiye’de mobilya önemli bir sektör ve ofis mobilyaları bu alanda büyük paya sahip. Önde gelen ofis mobilyaları markaları arasında son yıllarda öne çıkan bir ofis ERSA. 1958 yılında Sivas’ta bir metal atölyesi olarak kurulan firma 1999 yılında Türk ve yabancı olmak üzere pek çok tasarımcı ile çalışmaya başlıyor ve o tarihten itibaren tasarım kelimesi ile marka bana göre yanyana durdukça güzel gelişmeler birbirini takip ediyor.

Türk tasarımcılarla daimi işbirliği, bunlar sonucunda gelen pek çok yerel ve uluslararası ödül, yenilikçi sergileme anlayışı ERSA’yı rakipleri arasında sağlam bir yere oturtuyor. Firmayı 2014 listeme yerleştirmemdeki sebep, Design Turkey ödülleri sergisinde rastladığım yeni ürünleri WALL oldu. Bu ürünün tasarımı sevgili meslektaşım Aykut Erol’a ait. Bu tasarım aslında 1968 yılında tasarlanmış ve hala seri olarak üretilen klasik ve ucuz metal soyunma dolapların gövdesinin üretim şekli hiç değiştirilmeden aynı iş akışı ve montaj bandı kullanılarak yeniden tasarlanması (redesign) ile ortaya çıkmış.

Ürünün yeni halinde sadece kapağında yapılan değişiklikle, klasik metal dolap depolama fonksiyonunun yanında modern ofislerde ve evlerde kullanılabilecek bir seperasyon haline de gelmiş. Ayrıca bu üründe dolabın kapağında kullanılmak üzere seçilen malzeme hepimizin bildiği çatılarda kullanılan “ondüle sac” . Bu ürüne 2014 yılındaki Design Turkey‘de ödül vermeyen jüriyi kınıyor ve kalbimin ödülünü veriyorum! Yenilik severiz, ERSA her zaman yenilik sunan bir marka ve tasarımcı Erol da yeni bir yaklaşım sunan bir tasarımcı olarak 2014’te umutlarımızı kaybetmememizi sağladı. Bravo.

wall ilan

5. ZOOM TPU ve Memorial Wellness Zorlu

Levent Çırpıcı ve Atila Kuzu’nun Zoom’u için sağlık sektörünün tasarımcıları desek yalan olmaz. Pek çok farklı projeye imza atan bu ikili sağlık sektörünün çehresini değiştiren isim oldular. Bu nedenle benim için sadece 2014 için değil tüm zamanlar için yakından takip ve takdir ettiğim bir ikili.Zoom ekibinin geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği başarılı uygulamalardan Zorlu’da bulunan Memorial Wellness. İçeri girdiğiniz anda bu dünya ile olan bağlarınızı koparmayı başaran bu mekan tasarımı, bu özelliği ile zaten ilk etapta amacına ulaşmış oluyor.İstanbul’un keşmekeşinden kurtulup ‘gelecekte bir film karesine ışınlanmışsınız’ algısını yaratan bu başarılı mekan tasarımı elbet ikilinin tasarım uygulamalarında her zaman ön planda tuttukları kaliteli malzeme ve imalat ile desteklenmiş. Yaşadığımız ortamları güzelleştiren ve yaşam kalitemizi arttıran yalın, saf ve taze tasarımlara imza atan bu ikili benim zamansız favorim.

Screen Shot 2015-01-06 at 15.23.34 Screen Shot 2015-01-06 at 15.23.00

6. TASARIM BİENALİ ve PARALEL ETKİNLİKLERİ ( DANTEL, DHOKU, TEKTONİK VE DEFNE KOZ)

2014‘ün tasarım listesini çıkarıp, 2.si gerçekleşen İKSV Tasarım Bienali’ne değinmeden geçmek olmaz. Bienal bu alandaki en kapsamlı ve en güçlü etkinlik olarak 4. yılında kendine haklı bir yer edindi. Bu yıl İKSV’nin diğer bienali gibi tasarım bienali de ücretsiz gezildi. Kuratör Zoe Ryan‘ın “Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil” teması çerçevesinde şekillenen ana sergi Galata Özel Rum İlkokulu’nda yer aldı ve bu sergiyi 100.000 kişi izledi. Bienalin öne çıkanları arasında bana göre bienal sergisi çok iddia taşımadı ama, beraberindeki söyleşiler, orta alanda buluşan coşkulu kalabalık, Kontrakt’ın canlı radyo yayınları ve Kronotrop’un etrafa yaydığı kahve kokusu iz bıraktı.

Bienal bu yıl beraberinde düzenlenen pek çok paralel etkinliği de motive etti. Tüm Adahan Oteli’ni bir sergi mekanına dönüştürmeyi başaran SalonDantel, Amsterdam’lı SALON ekibi, Gijs Stork ve Manon Schaap tarafından düzenlendi. Ben de bu sergiye hem yeni tasarımımla katıldım hem de Türkiye’li tasarımcıların katılımı konusunda yardımcı kuratörlük gerçekleştirdim. Paralel etkinlikler kapsamında ayrıca, artık gelenekselleşen ve Ali Cindoruk kuratörlüğünde sunulan “Talimatlar / Uygulamalar” başlığını taşıyan Dhoku kilim koleksiyonu, Autoban ve Şişecam atölye sergisi “Glass is Tomorrow”, Gökhan Karakuş kuratörlüğünde gerçekleşen “Hiperkaik Tektonik” zemin tasarımı sergisi ve elbet Galeri 74’de açılan ve Defne Koz’un 3D baskı teknolojisi ile üretilmiş heykelsi aydınlatmalarının yer aldığı “Solid Air “ sergisi bienalin değerine katkı sunan kanlı canlı etkinliklerdi. 2016’da gerçekleşecek 3. Tasarım Bienali’ni heyecanla bekliyoruz.

salondantel poster2

7. MEKAN VE OLASILIKLAR ETKİNLİĞİ

2014 yılının Nisan ayında gerçekleşen en yeni ve en taze etkinlik, Mekan ve Olasılıklar etkinliğiydi. Modüler alanların tasarımı alanında deneyimli marka Terminal tarafından Jotun desteği ile gerçekleştirilen etkinlik, kendi alanında bir ilki de getirdi beraberinde. İlk kez mekansal yaklaşımda kurgu,sahneleme, perakendede tasarımın, rengin, ışığın rolü, ve mekansal iletişim gibi konular tartışıldı. Etkinlik uluslararası konuşmacıların yer aldığı bir konferans da sundu izleyicilerine.Etkinlik mekanı yine Galata Özel Rum İlkokulu olarak seçilmişti ve bu mekan Terminal ekibi tarafından tümü ile baştan ele alınarak yeniden yaratılmıştı. Sergi alanları içerisinde davetli olarak kendi tasarımlarını sunan tasarımcıların yerleştirmeleri ile kendi içinde küçük bir bienal tadı taşıyan bu etkinlik, düzenleyen markanın kendi işine nasıl büyük bir özen ile yaklaştığının somut örneği oldu. Umuyoruz devamı gelsin.

mekan-ve-olasiliklar     BkdSummIUAAz_pF.jpg-large

8. TONK PROJECT

Yine 2014 yılında gerçekleştirilen Design Turkey ödül sergisinde gözüme çarpan ve yanılmıyorsam maalesef ödül alan grubun içinde bulunmayan Tonk Project de benim için 2014 yılının getirdiği yenilikler arasında yerini aldı. Bu girişim ile üretilen beton karoları ne kadar beğendiğimi belirtmeliyim. Böyle bir açık vardı ve Tonk buna iyi bir yaklaşım sundu. Alternatif ve gerçekten özgün mekan yaratmada iyi bir seçenek olan Tonk, 2014’ye red dot design ödülünü de kaptı. Bravo diyorum ve takip ediyorum. Türkiye’deki gelişmeler bir yana kuşkusuz dünyadaki tasarım ajandası bambaşka bir dinamizm içindeydi.

Tüm yıl boyunca 3D yazıcılar ve ürettikleri, ürettiklerinin ahlakı, nerelerde nasıl kullanılacağı tartışıldı durdu. Hayatımızda, evlerimizde bizden biri olan bu yazıcılar bir yana, neredeyse her geçen gün yeni bir teknolojik gelişmeye (ve dolayısı ile tasarıma) tanık olduk; bunların pek çoğuna ulaşabilir olmamız ise bizleri çılgına çevirdi. Beklenen yeni iphone telefonu ve Apple Watch lansmanı gerçekleşti. Dünyadaki tartışmaları 2014’te teknoloji, sürdürülebilirlik ve kentleşme ekseninden neredeyse hiç ayrılmadı diyebilirim. Burada apayrı bir liste yapmak gerek…Diğer yandan 10’luk listemin son iki maddesine benim 2014”te en çok kullandığım iki (app)likasyonu yerleştirmek istedim.

Screen Shot 2015-01-06 at 15.57.24

9. THICKET

Müzik ile görselliği birleştiren bu apps bir algoritma sunuyor. Parmak hareketlerinizle hem bini bir dj performansı gerçekleştirebiliyor (ancak basit ritimlerle) hem de bunu ekrana yansıtarak başarılı bir görsellik sağlayabiliyorsunuz. Ev partileri için ideal olan bu uygulamayı ben zaman zaman terapi amaçlı da kullandım itiraf etmeliyim. Tasarım bakımından uygulamalarda katalımcılık sağlamak 2014’ün önde gelen eğilimi oldu. Bu kapsamdaki başarılı uygulamalardan biri olarak Thicket benim için 2014’ün kazananlarından.

thicket2

10. OVER

Telefonunuza bir grafik tasarıcımcısı kadar çok font, hazır ikon vb. indirebilmenizi sağlayan bu uygulama da 2014’te hayatıma giren ve çok sıkça kullandığım bir kaynak oldu. Çok kısa süre içerisinde güzel ve şık posterler hazırlamak, fotoğraf üzerine mesajlar yazarak paylaşmak için ideal. Benim için cazip yanı font çeşitliliği elbette. Over yılın son günlerinde RED kampanyası ile satışa sunuldu. Yine 2014’ün gözde yaratıcı eğilimi, ticareti sosyalleştirmekti. Tüketimlerimizi sosyel amaçlar uğruna yaptıkça kendimizi daha iyi hissettik belki de. Başka bir 10’luk listede görüşmek üzere.. demeyeyim !…

Over-App-620x353

Bir sonraki yazıya kadar hoşçakalın.

2014 in review

WordPress.com istatistik yardımcı maymunları bu blog için bir 2014 yıllık raporu hazırladılar.

İşte bir alıntı:

Bir San Francisco teleferiği 60 kişi kapasitelidir. Bu blog, 2014 içinde yaklaşık 1.500 kez görüntülendi. Eğer bu bir teleferik olsaydı, bu kadar çok kişiyi taşımak için yaklaşık 25 tur atacaktı.

Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.